06 Eylül 2007, Perşembe

Uluslararası emek göçü, yasadışı göç ve göçmen istihdamı 1

Erkan AYDOĞANOĞLU* Giriş Göç sosyal, ekonomik, siyasal vb yönleri olan, sosyal siyasal değişmelere yol açan veya bu değişmelere yön verebilen bir olgudur. Diğer taraftan, bir toplumda yaşanan sosyal değişmeler tek başına hem göçe, hem de göç sonucu oluşan sosyal sorunlara neden olabilir. Göç, en temel anlamıyla, insanların içinde yaşadıkları coğrafi ve sosyo-kültürel çevreden ayrılarak başka bir sosyo-kültürel çevreye girmesi olarak tanımlanabilir. Niteliğine göre iç göç, dış göç, gönüllü ve zorunlu göç, kısıtlı ya da sürekli göç olarak ayırt edilebilmektedir. göçte insanlar yeni çevrelerinde sosyal ve ekonomik anlamda değişmelere neden oldukları gibi, kendileri de değişmektedir.

-----

Başka bir tanımlamada ise göç ekonomik, sosyal veya siyasi sebeplerin etkisiyle bireylerin yer değiştirmesi olarak belirtilmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından ise bir yılı aşan süre ile yapılan yer değiştirmeler göç olarak kabul edilmektedir. Bazı yazar ve uluslararası kuruluşlar ise bireylerin iradelerine dayanmayan yer değiştirmeleri göç kavramı dışında tutmaktadır. Yapılan tanımlamalarda ortak bir fikir birliğinin oluşamamasındaki farklılığın kaynağı, göçün insanlık tarihi kadar eskiye dayanan bir olgu olmasından kaynaklanmaktadır. Tarihin her döneminde nüfus hareketleri görülebildiğinden göçün başlangıç noktası olarak belirli bir olay ya da zaman dilimi belirtmek son derece güçtür. Sadece zaman içinde koşullardaki meydana gelen değişim, göçe yol açan sebepleri daha karmaşık hale getirmiştir.

Bir bütün olarak göç olgusu, toplumsal yapıda ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal değişimlere neden olmaktadır. Sosyal değişim, bir sosyal yapıdaki maddi ve düşünsel koşullar, unsurlar ve güçler arasındaki niceliksel ve niteliksel ilişki ve bağıntılar arasındaki değişim olarak tanımlanabilir. Başka bir ifade ile, sosyal değişme sosyal yapıdaki ve kurallardaki temel dönüşümleri içermektedir.

Göç tanımlamalarından da anlaşıldığı gibi, kurallara göre göç sürekli nitelikte olabilmesinin yanı sıra belirli süreye yönelik olarak da gerçekleştirilebilmektedir. Göç, birey tarafından yapılan talebin gidilmek istenilen ülkenin aynı doğrultudaki oluru ile oluşturulabildiği gibi bazı ülkelerin nüfus veya işgücü yetersizliği sebeplerinden kaynaklanan kendi talepleri ile de olabilmektedir. Her ülke tarafından farklı uygulamalar ile de bu gerçekleştirilebilmektedir.

Göçler insanlık tarihinde yeni bir şey değildir. İnsanlar binlerce yıldır kıtlık, savaş, sürgün vb. nedenlerle yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Ancak kapitalizmin gelişimiyle birlikte (sanayi devrimiyle) kırlardan şehirlere ve azgelişmiş ülkelerden kapitalizmin merkezlerine doğru kitlesel işçi göçlerinin başladığı görülür. Bugün hem yoksulluktan hem de savaşlardan dolayı göçler artarak sürmektedir.

Dünyada yoksulluk ve açlık büyüdükçe göç etmek insanlar için bir umut olmaya devam etmektedir. Yaşam koşullarının katlanılmaz hale gelmesi, işsizlik ve yoksulluk milyonlarca insanı yaşadığı yeri terk etmeye zorlamaktadır. Her gün binlerce insan yasal ya da yasal olmayan yollardan zengin ülkelere doğru akın etmektedir. Bu akış, son 20 yılda daha önce hiç olmadığı kadar artmıştır. Sadece ABD’ye 90’lı yıllar boyunca yasal yollardan bir milyon, kaçak olarak da bir milyon üçyüzbin göçmenin geldiği hesaplanmıştır. Avrupa için de durum daha farklı değildir. 1990 yılında Avrupa’ya 2 milyon göçmenin yasal yollardan girdiği bilinmektedir. Yasa dışı göçün gerçek boyutu ise bilinmemektedir.

Ülkelerin göçmen politikaları, kapitalist ekonominin dönemsel ihtiyaçlarına göre, sürekli olarak değişiklik göstermiştir. İthal-ikameci, korumacı ekonomik modelin uygulandığı 1950-80 arası dönemde devletlerarası anlaşmalarla genelde sanayi sektörü için kitlesel işgücü göçünün yaşandığı görülür. Özellikle II. Dünya Savaşı’nda büyük bir yıkım yaşayan Avrupa, yeniden inşasını sağlayabilecek yeterli işgücü kapasitesine sahip olmamasından dolayı, uluslararası emek göçü, o dönem Avrupa’nın pek çok ülkesince temel bir politika olarak benimsenmiştir. Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan gibi Balkan ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkeden gerekli olan işgücü ihtiyacı karşılanmıştır.

1974 petrol krizinin ardından bu ihtiyacın çok sınırlı düzeylere indiği söylenebilir. Ancak Avrupa’nın işgücü ihtiyacını karşılamış olması, Üçüncü Dünya’nın yoksul insanlarının bu ülkelere olan akışını engelleyememiştir. Üstelik bu yıllarda uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalarla zengin ve yoksul ülkeler arası farkın daha da açılmaya başladığı görülmektedir. Avrupa’ya göç bu aşamadan sonra biçim değiştirerek sürmüştür. Artık göçün niteliğini belirleyen devletlerin ekonomik-sosyal politikaları değil, Avrupa’ya yerleşmiş Üçüncü Dünya işçilerinin akrabalık bağları ile yasal ya da yasadışı yollardan insan akışını sağlamaları oluşturmaya başlamıştır.

Bu çalışma, uluslararası emek göçü ve onun önemli bir parçasını oluşturan yasadışı göç olgusunu küreselleşmenin sonuçları çerçevesinde ele almayı hedeflemektedir. İki bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde öncelikle uluslararası emek göçü ve temel özellikleri, küreselleşmenin emeğin uluslararası hareketliliğinde oynadığı rol ve uluslar arası emek göçünün göç veren ve göç alan ülkeler açısından yarattığı ekonomik ve sosyal etkiler ele alınacak, son olarak yasadışı göç kavramı ve nedenlerine değinilecektir. İkinci bölümde ise, Avrupa Birliği ülkeleri ile sınırlı olarak AB’nin göç politikası, göçmen istihdamına yönelik politikaları, yasadışı yollardan göç edenlerin istihdamı ve kayıt dışı ekonomi ile ilişkileri incelenmeye çalışılacaktır.

I- ULUSLARARASI EMEK GÖÇÜ VE NEDENLERİ

Uluslararası Emek Göçü Kavramı ve Özellikleri

Göç, birey ya da grupların yerleşmek amacı ile bulundukları yerden bir başka yere hareketi olarak tanımlanabilir. Göç olayı geçici yer değiştirmek amacı ile olabileceği gibi süreklilik içinde yapılabilmektedir. Böylelikle göç bireylerin yaşadıkları yerleri nispeten sürekli olarak ve bulundukları yerden kayda değer uzaklıkta bir yere gitmeleri şeklinde de belirtilebilir. Bu sebeple göç ister belli bir süreye yönelik olsun isterse süreklilik amacı ile yapılsın, bu hareket ulusal sınırlar içinde olabildiği gibi uluslararası nitelikte de olabilmektedir.

Tanımlamalarda görülen farklılıkta olduğu gibi her bilim dalı da göçe kendi bakış açısından hareket ederek yaklaşmaktadır. Beşeri coğrafya açısından göç, salt mekansal değişiklik olarak ele alınırken, Demografi açısından ise göç eden kişilerin salt sayısal önemi önceliklidir. İktisat ise göç olgusunu bir üretim faktörünün bir ülkeden diğer ülkeye geçişi olarak ele almaktadır. Hangi bakış açısıyla bakılırsa bakılsın, önemli olan göç hareketinin başlangıcında ve sonrasında meydana getirmiş olduğu ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sonuçlarıdır.

Göçün tanımlanmasında olduğu gibi göçün sebeplerini açıklamaya yönelik olarak da tam bir fikir birliği bulunmamaktadır. Buna rağmen önem derecesine göre fikir ortaklığı yapılabilecek bazı etkenler bulunmaktadır. Bunlar; savaşlar, dinsel, kültürel, ekonomik, siyasi ve ailevi faktörler olarak belirtilebilir.

Bir çok nedene dayalı olarak gerçekleştirilebilen göç olgusunun, ulusal sınırlar içerisinde olabildiği gibi ulusal sınırları aşan özelliği de bulunmaktadır. Göçe neden olan faktörlerin farklılıklarına rağmen, olağandışı durumlar haricinde göç olgusu çoğunlukla ekonomik bakımdan itici ve çekici nedenlerin yoğunluğundan kaynaklandığı belirtilebilir.

Bireyin iradesi ile olan göçler gönüllü göçler olup, genelde ekonomik amaçlar ve kişisel arzulardan kaynaklanmaktadır. İrade dışı olan göçler ise savaşlar, nüfus transferleri, iltica hareketleri ve siyasi nedenlerden dolayı sürgün edilmeler zorunlu ve arzu dışı göçler olarak nitelenmektedir. Bireyin iradesi dahilinde veya iradesi dışındaki faktörlerin, bireyi göç olgusuna doğru yönlendirmesi, bu hareketin meşru kurallar içinde veya dışında gerçekleştirilmesine sebep olmaktadır. Yeryüzünde yüzyirmibeş milyonun üzerinde insan, vatandaşı oldukları ülkenin dışında yasal ya da yasadışı göçmen işçi, mülteci veya sığınmacı olarak bulunmaktadırlar. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık % 2’ sine eşittir.

Bireyin göç kararı alması, kararın gerçekleştirilmesi için yeterli değildir. Uluslararası göç hareketinin olabilmesi için zorunlu olan prosedürlerin yerine getirilmesine bağlı olmaktadır. Özellikle günümüzde yoğun göç hareketine uğramış/uğrayan birçok ülke yabancı ülke vatandaşlarının kendi topraklarına girişini özel bazı kurallara bağlamaktadır.

Modern dönemde beş farklı göç dalgası yaşanmıştır. (Weiner, 1995:17-18) Bunlardan ilki 17. yüzyılda Avrupa devletlerinin emperyal güçler olarak ortaya çıkmasından I. Dünya Savaşının sonuna kadar sürmüştür. İkinci göç dalgası ise, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupalı tüccarların Batı Afrika'dan Amerikanın güneyine köle taşımalarından ve köleliğin sona ermesinden sonraki döneme kadar uzanır. Üç yüz yıl süren bu göçler, Kanada, ABD, Latin Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda da kurulacak devletlerin temellerini oluşturmuştur. Öyle ki; bir çok yerde yerli nüfus, azınlık konumuna düşürülmüştür. Avrupalı göçmenlerin yeterince çoğunluk oluşturamadığı yerlerde nüfus, beyaz yöneticilere tabi kılınmıştır. Güney Afrika'daki Apartheid sistemi bunun en çarpıcı örneğidir.

Üçüncü göç dalgası I. Dünya Savaşı sonunda imparatorlukların dağılmasıyla oluşmuştur. Habsburg ve Osmanlı imparatorluklarının dağılmasıyla Orta, Doğu ve Güney Avrupa'da sınırları etnik yerleşimlerle uyumlu olmayan yeni devletler oluşmuş ve bu devletlerin homojen nüfuslar yaratma çabası içine girmesiyle zorunlu göçler başlamıştır.

II. Dünya Savaşından sonra başlayan dördüncü göç dalgası ise sömürge ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuşmasıyla başlamıştır. Yeni oluşan bu devletler etnik açıdan bölünmüş, otoriter rejimlerle yönetilen, dolayısıyla şiddetli çatışmalara sahne olan ülkelerdir. Beşinci göç dalgası ise, dördüncüsünü izleyen zaman diliminde Batı Avrupa'nın mevcut işgücü açığını kapatmak amacıyla işçi ithal etmesi olarak gerçekleşmiştir. Batı Avrupa'ya genelde Türkiye, Kuzey Afrika ve Yugoslavya'dan göç olmuştur.

“Emek göçü akımları, göç alan ülkeler tarafından geçici olarak düşünüldüyse de misafir işçilerin çoğu, gittikleri ülkelerde kalmış ve ev sahibi ülkelerin etnik ve dini yapılarında değişimlere neden olmuşlardır” (Weiner, 1995:21). Sanayileşmiş ülkeler arasında uluslararası göçten en çok etkilenen ülke Almanya'dır. Bilindiği gibi II. Dünya Savaşı sonrası Almanya, gereksinimi olan işgücünü İtalya, Türkiye ve Yugoslavya gibi ülkelerden karşılamış, ancak 1973'te işgücü alımını durdurduğu halde göç edilen ülke olmaya devam etmiştir.

Weiner'e göre (1995:25) uluslararası göç, büyük ölçüde dünya ticaretinin, iletişimin ve ulaşımın küreselleşmesinden kaynaklanmaktadır. Ancak bunun önemli bir kısmı devletlerin ekonomik, siyasal ve dış politikaya ilişkin çıkarları için ülkelerindeki göçü desteklemelerinden dolayı ortaya çıkmıştır. Günümüzde milyonlarca insan şiddetten, ayrımcılıktan, baskı rejimlerinden kurtulmak veya ekonomik nedenlerle, iş aramak amacıyla ülkelerini terk etmektedir. Bir ülkeden başka bir ülkeye göçe neden olan ekonomik, sosyal ya da siyasal sorunlar, sadece içinden çıktığı toplumun sorunu olmayıp, uluslararası göç nedeniyle başka ülkelere hatta başka kıtalara taşınabilmektedir.

“Küresel düzeyde kaynakların ve zenginliğin Güneyden Kuzeye akmasının söz konusu olduğu bir ortamda nüfus hareketlerinin de aynı rotayı takip etmek istemesine şaşırmamak gerekir. Ülkeler arasındaki büyük gelir farkları insanların günümüzde kolayca yaşadıkları yerleri bırakıp, daha iyi bir iş ve daha iyi bir gelecek için zengin ülkelere göç etmelerine, deyim yerinde ise bir çeşit karanlığa gözleri kapalı olarak atılmalarına neden olmaktadır. Bununla birlikte, en yüksek refah seviyesine sahip ülkelerde dahi istihdam sorunları yaşanmaktadır. Uluslararası göçler göç alan ülkenin iç dengelerini sarsıcı bir niteliğe sahiptir. Söz konusu ülkelerdeki insanlar arasında yabancı düşmanlığı kolayca yayılmaktadır. Çünkü tanımadıkları insanlar gelip, çok daha düşük ücretler karşılığında çalışarak işlerini ellerinden almaktadırlar” (Touraine, 1997:198).

“Genel olarak niteliksiz olan işçilerin göçü, göç alan devletler açısından başlangıçta oldukça yararlı görülmüştür. İşgücünün düşük maliyetle elde edilebilmesi işverenler açısından kârlı görülürken, kötü işleri yabancıların yapması o ülkenin insanları tarafından da yadırganmamıştır. Bununla birlikte, ekonomik canlılık durgunluğa dönüşünce parmaklar göçmen işçilere yönelmiş ve göç alan zengin ülkeler bu kez göçü önlemenin yollarını araştırmaya başlamışlardır. Ekonomik küreselleşme süreci içinde insanlar çok daha hızlı bir şekilde haber alma ve yer değiştirme imkanına sahip olabildikleri için, dünya çapında büyümeye devam eden gelir dengesizliği uluslararası göç olgusunun hızını artırmaktadır” (Başçeri, 1998:496).

Ekonominin küreselleşmesi Güney ülkelerinden Kuzeye doğru bir göç yaşanmasını iki yolla etkilemektedir. Güneydeki az gelişmiş ülkelerde yaşayan insanlar genellikle açlık, kıtlık, doğal afetler ve etnik savaşlara bağlı olarak göçmektedir ama, Kuzeye değil de yine en yakın diğer bir az gelişmiş ülkeye gidebilmektedir. Onlar için Kuzeye gidecek yeterli maddi kaynak bulunmadığı gibi, düşük teknoloji, eğitim ve yetersiz iletişim onların böyle bir düşünceyi taşımalarını zorlaştırmaktadır.

Göç, zorunluluk olarak doğmakta ve büyük ölçüde sığınmacı statüsünde gerçekleşmektedir. Güneydeki gelişmekte olan ülkelerdeki insanlar ise Kuzey ülkelerindekine yakın bir eğitim alabilmekte, oraya daha kolay ulaşabilmekte, içine girdikleri yeni topluma daha kolay uyum sağlayabilmektedir. İdeal olan, insanların kendi vatanlarında refah içinde yaşayabilmeleridir.

Küreselleşme ve Emek Hareketliliği

Uluslar arası düzeyde sermaye hareketlendikçe, işgücü karşısında sermaye, mal ve hizmet üretimi coğrafi alana yayıldıkça emek kullanımı açısından küresel olanaklara ulaşmakta ve en verimli emeği seçebilmektedir. Sermayenin hareketliliğinin en önemli nedeni iş gücü maliyetlerini ucuzlatmaktadır. Bu nedenle iş gücü coğrafi açıdan olmasa da emek sunumu ve çalışma koşulları açısından ister istemez küreselleşme sürecine girmiştir. Kuşkusuz işgücü piyasalarının küreselleşmesi yalnızca ücret düzeylerindeki farklılıklarla açıklanamaz. İş gücü piyasalarında yaşanan değişim, bir iş gücü piyasasındaki iş gücünün verimlilik ve nitelik düzeyleri ile üretimin uluslararası örgütlenme sürecine uyum sağlayabilme esnekliğiyle yakından ilişkilidir.

Özellikle geçtiğimiz yirmi yıldaki jeopolitik değişimler, özellikle de Orta ve Doğu Avrupalıların serbest dolaşımı, uluslararası göçün coğrafi çerçevesini büyük ölçüde genişletmiştir. “Asya, Afrika kıtasının Sahra Çölü güneyinde yer alan kısmı, Orta ve Latin Amerika göçmenlerinin sayısındaki artış bazı OECD üyesi ülkelere yönelik göç hareketlerini yoğunlaştırdı. Örneğin, Çin, Filipinler, Romanya, daha yakın tarihlerde de Ukrayna, Brezilya, Ekvator, Arjantin, Senegal, Yeşil Burun ve Güney Afrika’dan kaynaklanan göç hareketlerinde artış olduğu gözlemlenebilir. Bir yandan geleneksel hareketler devam ederken, öte yandan yeni hareketlerin ortaya çıkması, bazı göç alan ülkelerdeki yabancı nüfusunun ulusal bileşiminde değişikliklere yol açtı. Aynı kökenli göçmenlerin göç alan bütün ülkelere dağılımında da artış eğilimi görüldü. Örneğin, eski Yugoslavya yurttaşları uzun süredir ağırlıkla Almanya, Avusturya ve İsviçre’de yaşamaktayken, son zamanlarda İtalya ve İskandinav ülkelerinde de yaşamaya başladılar. Fas yurttaşları önce Fransa’ya gelmişlerdi, sonra Belçika’ya ve Hollanda’ya gittiler, son zamanlarda ise İtalya ve İspanya’ya göç etmeye başladılar. Çinliler ise daha çok sayıda OECD ülkesine dağılmış bulunuyorlardı” (OECD, 2003)

“Kapitalizmin başlangıcından itibaren işçiler, iş peşinde sınırlar ötesine taşınmış ya da zorla götürülmüştür. Kapitalizm dünya ölçeğinde genişledikçe, yeni kapitalist üretim tarzına açılan bölgelerdeki plantasyonlar, madenler, tarlalar ve şehirlerde çalışacak, giderek artan sayıda işçiye ihtiyaç duydu. Bu işçiler, kapitalizmin köylüleri topraklarından sürdüğü Avrupa’dan geliyorlardı fakat, gereksinimlerin artması sonucunda dünyanın diğer alanlarından da angaryaya zorlanarak getirildiler.” (Munck, 1995:308)

Uluslararası göç, kapitalist dünya sisteminin oluşumu ile paralel giden ilk evresinde, emek son derece hareketli olmuş, hatta bazen bu hareketlilik Ronaldo Munck’un da belirttiği gibi zorla sağlanmıştır. Burjuva ulus devletler henüz kurulma aşamasında iken, kapitalizm için son derece özel bir meta olan emeğin, yani o emeğe sahip olan işçilerin emek gücünün hareketliliğinin kontrolü önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Ulus devletlerin ortaya çıkmasından sonraki dönemde ise bu hareketlilik daha çok ulusal sınırlar çerçevesinde gerçekleşmiş, sadece belirli tarihsel dönemlerde, uluslararası emek göçü yaygın bir durum olmuştur. “Bu dönemde ulusal emek piyasaları, sıkı bir şekilde korunan sınırlarıyla, kapalı bölmeler durumundadır. Kapitalist sistem, ulusal emek rezervlerinin kendi (ulusal) sınırları içinde tutulması üzerine kurulmuştur” (Chossudovsky, 1998:113)

“Çağımızda en güçlü toplumsal değişme yaratan süreç küreselleşmedir. Bu süreçte çok sayıda insanın kendisine yeni bir yurt araması, gönderen ve gönderilen ülkelerin toplumsal dokusunda olağanüstü büyük sarsıntılar yaratmaktadır. Göçün ilk etkisi, ekonomik alanda fark edilmekle beraber, zaman içinde toplumsal ilişkiler, kültür, ulusal politikalar ve uluslararası ilişkiler alanlarında da kendisini duyurmaktadır. Ulus devletin manevra alanı daralmakta, küreselleşmenin getirdiği liberal piyasa ekonomisi nedeni ile, ulusal kamu yönetimlerinin sunabilecekleri sosyal destek hizmetleri azalmakta veya ortadan kalkmaktadır. Demografik hareketlilik, ulus-devletin sınırları içinde daha yüksek bir etnokültürel farklılaşma yaratmakta, böylece kümlük ve geleneksel sınırlar alanındaki hatların birbirine karışmasına yol açmaktadır.” (Abadan-Unat, 2002:297)

“Üzerinde görüş birliğine varabileceğimiz noktalar, küreselleşmenin bugün işgücü sınırlarını değiştirdiği ve küresel bir emek piyasasının oluşmasına doğru bir eğilimin olduğudur. Gitgide bütünleşen küresel bir ekonomi içinde yaşıyor ve çalışıyoruz. Kuşkusuz emek sermaye kadar hareketli değil, ama emek kesinlikle hareketsiz de değil ve sermaye hale ulusal toplumlara bağlı durumda. Bunun yanında emek süreci, tıpkı istihdam yaratan ve işçileri bu işlere yerleştiren şirketler gibi, bütünleşmiş bir uluslarüstü ağın parçası haline geliyor.” (Munck, 2003:26)

Dünya Bankası 1995 yılında 125 milyon insanın doğdukları ülkenin dışında yaşadıklarını tahmin etmektedir (World Bank, 1995:16-18). “Göçmen sayıları işgücünün uluslararası hareketliliği konusunda sınırlı bilgi sunar. Çünkü bu göçmenlerin ne kadarının işgücü piyasasına katıldıklarını tahmin etmek güçtür” (Munck, 1995:309). Diğer üretim faktörleri küresel düzeyde serbestçe dolaşıma girebilme yolları açılırken, işgücü ulusal sınırlar içinde kalmaktadır. Bu sınırlılık işgücü piyasalarını birbirine bağlayan bağın soyutlayıcı yönünü ortaya koyar ve sermaye piyasalarında hareketlilik, “hareketsiz emek rezervlerine” doğru gerçekleşir. Sermaye küresel düzeyde üretimi en yüksek faydayı sağlayacak biçimde serbestçe hareket ederken ve uluslararası ürün ticareti azalan dış ticaret engellerine bağlı olarak artarken, işgücünün uluslararası mobilitesi sınırlı kalmaktadır.

“Üretim sürecinin uluslararası alanda ağ işletmeler biçiminde örgütlenmesi ve farklı ülkelerde farklı işgücü piyasalarında üretilebilmesi küreselleşmenin belirgin bir özelliğidir. Ancak bazı ürün ve hizmetlerin üretim süreci uluslararası ölçekte gerçekleşmesi, farklı ülkelerdeki farklı işgücü piyasalarına dağıtılması olanağı yoktur yada sınırlıdır. Bu ürün ve hizmetlerin üretilmesi sürecindeki işler nitelikleri gereği bölgesel ya da ulusal işgücü piyasalarından sağlanan işgücüyle yapılmak zorundadır. Bu işler taşınamazlar. Bu işlere inşaat, kamu, tarım ve bazı hizmet işleri örnek verilebilir. Bu işlerin yapılmasında, sermaye ulusal ya da bölgesel işgücüne bağımlılığından kurtulmak ve küresel düzeyde üretim faktörlerini en çok fayda sağlayıcı biçimde örgütlemek için uluslararası işgücü mobilitesini kullanır. İşgücü mobilitesinin yönü, sermaye mobilitesinin genel yönüne terstir. Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş olan ülkelere doğru gerçekleşen bu işgücü mobilitesi yasal yollarla olabileceği gibi, yasadışı yollarla da olabilir. Bu mobilite iki önemli ve yeni nitelik taşır. Birincisi mobilitenin yöneldiği ülkenin ekonomik yapısının kalıcı bir unsuru olması, ikincisi ise yedek işgücü kaynağı olmasıdır” (Munck, 1995:311).

Uluslararası alanda emeğin hareketliliği için kolaylıklar varken, bunun yanında bu hareketliliği sınırlayan çok sayıda belirleyici etken de bulunmaktadır. Bu etmenlerden birincisi, işgücünün uluslararası hareketliliğinin maliyetinin yüksek olmasıdır. İkincisi, devletin vatandaşlığa ve çalışmaya ilişkin yasal düzenlemeleri emek hareketliliği açısından önemli bir engel oluşturmaktadır. Üçüncüsü ise kültürel farklılıkların uluslar arası mobiliteyi teşvik etmemesidir. Sonuncusu ise diğer ulusal işgücü piyasalarındaki koşullara ilişkin bilgi eksikliğidir. İş gücünün küreselleşmesi çok farklı etnik kökenden ve kültürden gelen insanların bir arada yaşamalarına yol açacaktır.

“Uluslararası işgücü hareketliliğinin bir diğer yönü kadın işçilerdir. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde kadın işgücünün uluslararası dolaşımı artmaktadır. Bu artışın nedeni sadece kadın işgücünün ‘daha uysal’ ve daha az sendikalaşmasından kaynaklanmaz. Artış aynı zamanda hizmetlerin cinsiyete dayalı işbölümüyle yakından ilgilidir. Hizmet sektöründe “kadınlara ait” işlerden olan temizlikçilik, ev hizmetleri, çocuk bakıcılığı gibi işlerin göçmen kadın işçiler tarafından yapılmasına yönelik artan istek bu artışı diğer yandan etkilemektedir” (Munck, 1995:316).

Uluslararası Emek Göçünün Sosyal ve Ekonomik Etkileri

Özellikle 20. yüzyıl, kapitalizmin önceki dönemlere göre daha hızlı ve yaygın olarak geliştiği bir yıl olarak bilinmektedir. Sermaye ile işgücü arasındaki ilişki biçimi, toplumsal yapıları, ekonomik, sosyal ve siyasal sistemlerin biçimlerini ve mevcut düzenleri önemli ölçüde belirlemektedir.

Bilindiği gibi, sanayi devrimi sonrasında sermaye birikimi ve bu sermayenin büyük kentlerde sanayi yatırımlarına dönüştürülmesi, işgücünün kırsal kesimden kentlere doğru kitleler halinde göç etmesine neden olmuştur. İngiltere ve Fransa gibi ilk sanayileşme sürecine giren ülkelerde, serfler gibi önemli bir işgücü kaynağını toprağa bağımlı kılan ortaçağ koşulları büyük ölçüde dönüşüme uğramıştır. Sanayileşme ve göç hareketlerinin belirlilik kazandığı bu değişiklikler ulus-devletlerin henüz oluşmaya başladığı yıllarda gerçekleşmiştir.

Dünya çapında yaşanan bir takım değişikliklerin göçe ve göçle birlikte dünyanın bir yerinden başka bir yerine taşınan ya da göç edilen toplumun kendi koşullarının yarattığı sosyal sorunlara neden olup, göç edilen toplumun sosyal yapısında sorunlara yol açtığı bilinmektedir.

Uluslararası ekonomi tarihi çerçevesinde önemli bir analiz alanı göç ve göçün küresel emek piyasasının bütünleşmesiyle bağlantılı sonuçlarıyla ilgilidir. Castles ve Miller (1998) genellikle göçün "küresel bir olgu" haline gelmekte olduğu kabul etmektedir. Ancak bu yazarların “küresel” sözcüğünü özellikle 1970'lerin ortalarından itibaren çok daha fazla ülkenin göçten etkilendiğini ve göçmenlerin kökenleri ile sosyo-ekonomik konumlarının eskiye göre büyük farklılıklar gösterdiğini ifade etmek amacıyla kullanmaktadır. Bu yazarlar açısından küreselleşme, farklı bir sosyo-ekonomik düzenin bir özelliği olmaktan çok, göçün ölçeği ile ilgili niceliksel bir değişim anlamına gelmektedir.

İkinci Dünya Savaşından sonra sermaye ve emek hareketlerinin uluslararası nitelik kazanma sürecinin hızlandığı görülmüştür. İkinci Dünya Savaşından sonra yoğun sermaye yatırımlarına sahne olan Batı Avrupa ülkeleri, dünya işgücünün cazibe merkezi haline gelmiştir. 1974 yılındaki petrol krizinden sonra, Batı merkezli olarak yeni politikalar oluşturulmaya başlanmıştır. Yoğun bir işgücü gerektiren demir, çelik, tekstil, maden ve çimento gibi geleneksel üretim alanları sorgulanmaya başlanmıştır. Avrupa işçi sınıfı uzun süren sınıf savaşımları sonucu pek çok hak elde etmiş ve bu etkenler Avrupa'da üretim maliyetlerini olumsuz etkilemiştir.

İşçi göçü bir düzeyde, ucuz ve uysal bir işgücü yaratmak amacıyla kullanılmaktadır. Potansiyel göçmen işçiler, kapitalizmin dünya ve ulus ölçeğinde eşitsiz gelişmesi tarafından üretilirler. Ne var ki bu, arz ve talebin tesadüfen çakıştığı basit bir ekonomik olay değildir. işçi göçü giderek, işçi hareketleri tarafından elde edilen toplumsal ve politik hakların olmadığı sağlıklı bir emek gücüne gerek duyan (sadece arzu etmekle kalmayan) geç kapitalizmin yapısal bir özelliği olmaktadır.

“Küreselleşmenin ve ona paralel olarak gelişme gösteren uluslararası göç hareketlerinin emek üzerindeki etkileri konusunda Dünya Bankası’nın 1995 yılında yayınladığı “Bütünleşen Dünya’da İşçiler” adlı raporuna bakmak gerekir. Rapor’da Dünya Bankası 20. yüzyılın sonunda dünya işçilerinin % 10’undan azının tamamıyla küresel kapitalist ekonomi ile bütünleşeceğini belirtmektedir. Dünya Bankası’na göre, küresel bütünleşmenin itici güçlerinin önüne geçilemez ve işçilerin boyun eğmekten başka seçenekleri yoktur.” (Aktaran Munck, 2003:85)

Özellikle Asya, Afrika ve Güney Amerika’da ulusal ekonomilerin gittikçe artan sayıda insana yaşayabilecek kadar ücretli bir iş verememesi, bazı ülkelerde yaşanan işgücü açığına denk gelmektedir. İş bulma olanakları arasındaki bu büyük fark, küresel ölçekte toplu göçlere neden olmuştur. Dünya çapında işçi trafiği hem gönderen hem de alan ülkeler açısından kritik noktaya ulaşmıştır. Tarihin belli bir noktasında, milyonlarca insanı yeni bir yaşama başlamak üzere binlerce kilometre uzağa sürükleyen nedenleri açıklayan, yoksulluğun “iticiliğine” ve uzak ülkelerdeki ekonomik fırsatların “çekimine” dayanan geleneksel açıklamalar fazla mekaniktir. İşgücünün artan hareketliliği, büyük oranda son yıllarda sermayede görülen dünya çapında olağanüstü hareketliliğe bağlanmaktadır. (Barnet-Cavanagh, 1995:235-238; Castles-Miller 1998)

İş arzının kadınlara yönelik olması ve politik olarak uygun bir emek arzını garantiye alma çabası hep birlikte, göçmen kadın tarafından temsil edilen bir işçi türüne olan talebi yaratmıştır. Kadın işgücüne olan talebi sadece cinsiyet açıklayamaz. Bu daha çok gelişmiş sanayi toplumlarındaki değişen emek süreçlerinin ve politik olarak uysal bir işgücüne olan ihtiyacın yarattığı ortam içinde ele alınmalıdır.

Son olarak, göçün kadınlar ve erkekler üzerindeki farklı etkilerine değinmek gerekir. (Munck, 1995:315) Göçmen işçi dendiğinde, akla ilk gelen, ailesini geride bırakan erkek işçi olmaktadır. Asya ve Afrika’da kırdan kente göç edenler, gerçekten de ağırlıklı olarak erkeklerdir. Ancak bu kadın göçünün baskın olduğu Latin Amerika için doğru değildir. Örneğin, Güneydoğu Asya ve Meksika’nın ihracata yönelik sanayileşmeleri daha çok kadın göçünü çekmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, 1970’li yılların başına kadar kadın göçü asıl olarak ev hizmetleri ve kayıt dışı sektörlerde kullanılmıştır. Kadın göçmenlerin artan bir biçimde, ‘dayanışma tavırlarını’ öğrendikleri ve örgütlenmeye başladıkları sanayi sürecine girmeleri ile birlikte, sermaye tarafından artık politik olarak ‘uygun’ işgücü sınıflamasına girmeyebilirler.

Gelişmiş ülkelerde orta veya düşük vasıflı işçiler üretimin yeni örgütlenme biçimlerinin yaygınlaşan kullanımı sonucunda işsizlik oranı artmakta, sosyal ve ekonomik hakların zayıfladığı açıkça görülmektedir. İşgücüne yönelik politikalarda esnekliğin benimsenmesi gelişmekte olan ulusal işgücü piyasalarındaki çalışma koşullarını kötüleştirmektedir. İşgücü piyasalarında bölünmeler hızlanmakta ikili yapı belirgin bir özellik haline gelmektedir. Uluslararası göç ise bu ikili yapıyı derinleştiren bir niteliğe bürünmüştür. Bu bölünme, çalışma koşullarına doğrudan yansıdığı gibi ücret farklılıklarını da artmaktadır.

Emeğin uluslararası hareketi çeşitli sebeplerden dolayı engellenmektedir. Sadece nitelikli işgücünün serbest dolaşımına izin verildiği görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru nitelikli işgücünün dolaşımı, gelişmekte olan ülkeler açısından olumsuz sonuçlar ortaya çıkarır. Azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler özellikle “beyin göçü” nedeniyle nitelikli elemanlarını kaybetmektedir. Bu durumun, diğer taraftan göç edilen ülkedeki nitelikli işgücüne de olumsuz etkileri olmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerden gelen nitelikli işgücünün maliyeti daha az olduğu için, ülkenin kendi nitelikli işgücünü seçme oranı düşmektedir.

Artık sermaye sahipleri için emeğin maliyetinin düşük olması tercih edilen bir durumdur. Diğer yandan sermaye sahipleri imalat sanayisinde, kol gücüne dayalı işgücü için düşük maliyetli işgücü neredeyse yatırımlarını oraya yapmaktadır. Bu anlamda da emeğin küreselleşmesi daha çok sermaye açısından olmaktadır denilebilir. Emeğin yapısının, çalışma koşullarının değişimi yanında işsizlik de diğer yıllara göre büyük boyutlara ulaşmıştır. Özellikle vasıfsız işgücünde işsizlik her geçen gün sürekli artış göstermektedir. Bunun yanında özellikle reel ücretlerde düşüş yaşandığı görülmektedir.

Pek çok azgelişmiş ülke uluslararası sermayeyi ülkelerine çekebilmek için emek maliyetlerini en aza indirmek zorunda kalmıştır. Özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu durum açıkça görülmektedir. Uluslar bu durumu düzeltebilmek için eğitime önem vermekte, araştırma ve geliştirme faaliyetlerine daha fazla yatırım yapmaktadırlar. Böylece özellikle işgücünün niteliğini artırarak uluslararası emek göçüne karşı önlem almaya çalışmakta, ancak küreselleşmenin de etkisiyle bu önlemler çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.

Genel olarak ve özelliklede çevre işgücü açısından küreselleşmenin anlamı, artan ücret farklılıkları, istihdam güvencesinin yokluğu, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, gelir dağılımının daha da bozulması, işsizlik ve sosyal güvenceden yoksunluk gibi sonuçlar doğurmaktadır.

İş göçüyle gelen insanların, geldikleri ülke toplumuna uyum sağlaması için mutlaka hem ilgili ülkelerin hem de gelen göçmenlerin gayret göstermesi ve teşvik edilmesi gerekmektedir. Bu sorunun, hiç bir zaman tek bir devletin (göç alan/veren) sorunu olmayıp, göç ve topluma uyum konusunun uluslar arası düzeyde çözülmelidir. Göçmenlerin topluma iyi uyum sağlaması için, o ülke halkının da bu insanlara karşı açık olması ve önyargıların karşılıklı olarak aşılması gerekmektedir.

Yasadışı Emek Göçü ve Nedenleri

Göç olgusunun diğer bir boyutunu da yasadışı göç eylemi oluşturmaktadır. Ancak bu tip eylemin gerçekleştirilmesindeki gerek yöntem farklılığı gerekse amacındaki çeşitlilik hareketin niteliğini karmaşık bir yapıya sokmaktadır. Bu nedenle, bu kişilere; “kaçak işçi, istenmeyen kişiler, istenmeyen yabancılar” gibi, değişik tanımlama ve yakıştırmalarda da bulunulmaktadır (Gezgin, 1994:41). Fakat yasal olmayan göçü kapsamlı olarak açıklayabilecek bir teori henüz bulunmamakla birlikte, göç teorisinde yasal göçe neden olan faktörler ile yasal olmayan göç açıklanmaya çalışılmaktadır.

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş olan ülkelere doğru gerçekleşen emek göçü yasal yollarla olabileceği gibi yasa dışı yollarla da gerçekleştirilmektedir. Bu hareketlilik iki açıdan önemli ve yeni nitelik taşır. Birincisi göçün yöneldiği ülkenin ekonomik yapısının kalıcı bir unsur olması, ikincisi ise göçmenlerin göç edilen ülke ekonomisi için yedek işgücü kaynağını oluşturmasıdır.

Yasal olarak göç edenlere ön kapıdan girenler, yasadışı göç edenlere ise arka kapıdan girenler diye de yakıştırmalar yapılmaktadır. Buna neden olan ise yasal olmayan göçü engellemeye yönelik ülkelerin resmi organları tarafından yeni bir tedbir alınıp kapatılan her kapının yerine, göçmenlerin yeni bir kapı açmalarından kaynaklanmaktadır.

Castles ve Miller (1998) yasadışı göçü, göçü kontrol için yapılan kanunların bir ürünü olarak tanımlamaktadır. Göç açısından bakıldığında yasadışı (illegal) terimi normal olarak ülkeye giriş, oturma ve çalışma şartlarıyla ilgili durum değişikliklerini kapsayacak şekilde kullanılmaktadır. Yasadışı göç bir ülkeye pasaportsuz olarak fakat kontrolden kaçarak gizlice giren göçmenlerin giriş stratejilerini, giriş şartlarını tanımlamak için kullanılır. Aynı zamanda zaman zaman ülke güvenliği için bir tehdit olarak algılandığında veya işlenen suçlarla ilişkili olarak tanımlandığı da görülebilir.

Göç kavramı çok sayıda adlandırmaya sahiptir ve farklı şekillerde yorumlanabilir. İzleyen tanımlamalar çoğunlukla “yasadışı” göç kavramı ile ilişkili olduğu için tartışılmaktadır. Tanımlardan birisi haddinden fazla kalmadır. Bu durum, genel olarak bir kişi bir ülkeye bir kez girdikten sonra onun iç göç kontrollerinden sakınması durumunda kullanılır. Habersiz ülkeye girme, 1993 yılında Avrupa Tek Pazarı ile birlikte Avrupa dış sınır kontrollerinin sıkıştırılmasına rağmen, ortak kanaat şudur ki, resmi sınır kontrol noktaları dışında Avrupa Birliği ülkelerine girmek mümkündür. Bir diğer yorum, sahte tavırla bir giriş arama olarak ortaya çıkar. Son zamanlarda Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan geniş bir insan grubu, alternatif bir göç yolu şekli olarak iltica aracını siyasi ve ekonomik amaçlarla göç edenler kullanmaktadır.

Yasadışı göçün genellikle hedef ülke açısından değerlendirildiği söylenebilir. Fakat göçle ilgili yasa dışılık gönderen ya da kabul eden ülkeler veya her ikisi açısından da söz konusu olabilir. Dünyadaki yasadışı göçmenlerin sayısı konusunda kesin bir rakam belirlemek son derece zordur. Tahmin zorlukları, uluslararası göç hareketlerinin kendi doğasından ve yasadışı göç ile ilgili olarak ortak bir tanım geliştirilemediğinden dolayı ortaya çıkmaktadır.

Batı Avrupa’da uluslararası göç açısından güvenilir rakamlar elde etmenin hala çok zor olduğu tartışılmaktadır. Yapılan tahminler, genel olarak Güney Avrupa ülkelerinde odaklanan özellikle İtalya, İspanya ve Almanya’nın günümüzde yasadışı göçmenlerin büyük oranına sahip olmasına rağmen, üç milyon civarında bir rakamı kapsadığını göstermektedir.

Ghosh’a göre (1998:21) yasadışı göç dört temel unsuru içermektedir. “Birinci olarak, yasadışı göç, sınırdan karşıya geçişi kolaylaştırmak için sorumluluğu üzerine alacak bir bir aracı veya kaçakçıyı gerektirir. İkincisi, kaçakçılık kaçakçıya göçme tarafından veya onun adına bir ödemeyi içermektedir. Üçüncüsü, tasarlanmış hareket kendi başına yasa dışıdır ve çeşitli yasadışı anlaşmalarla desteklenmeye ihtiyaç vardır. Dördüncüsü, iş görmek için bu işi isteyen göçmenin isteğine bağlıdır.” Göçmenlerin yasadışı yollardan göç etmesi, yasadışı göçün küçük bir parçasını oluşturuyorken, günümüzde daha çok kaçakçılara büyük miktarlarda kazanç sağlayan uluslar arası bir hareket haline gelmiştir.

Dışarıya göç veren ülke olarak bilinen Rusya’nın Federal Sınır Hizmetlileri’nin bildirdiğine göre, ülkelerinde bir milyondan fazla yasa dışı göçmenin bulunduğu, 1999 Ocak ayı ile Haziran 2000 arasında yaklaşık 1.5 milyon Çinlinin ülkelerine girdiği, bunlardan 237 binin yasal giriş yaptığı diğerlerinin ise yasal olmayan girişte bulundukları ileri sürülmüştür (Migration News:2000). Nitekim Polonya’da da 100-200 bin civarında yasa dışı göçmenin bulunduğu (Migration News:1998), diğer taraftan çekici bir merkez konumunda bulunan AB’ne de her yıl ortalama olarak 400 bin kişinin yasal olmayan ve hileli yollardan girişte bulunulduğu ileri sürülmektedir (Migration News:2000).

Dünyadaki hızlı ekonomik gelişmelere paralel olarak, üretim faktörlerinden biri olan emek de sürekli değişen bir yapıya sahiptir. “Hızlı teknolojik değişim, emeğin üretimdeki nicel ve nitel katılımını da farklılaştırmaktadır. Geçen süreçte sermayenin serbest dolaşımının önündeki engeller ortadan kaldırılırken, emeğin daha iyi imkanlara ve daha yüksek verime kavuşmasına yönelik engellemeler ise devam etmektedir. Emeğin menşei bulunduğu ulusal sınırlar içerisinde karşı karşıya bulunduğu makro ve mikro bazdaki sorunlar ile sınır ötesi hareketliliğini kısıtlayıcı faktörlerin birleşmesi, emeği yasal olmayan göçe yönlendirmektedir” (Kazgan, 1997: 172-181).

Sermayenin ve malların önündeki engellerin kaldırılması ve yeterli düzenlemelerin gerçekleştirilebilmesi için “Dünya Ticaret Örgütü” gibi organizasyonlar varken, emeğin önündeki engelleri kaldıracak bir kurum henüz bulunmamaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü gibi kurumlar ise sadece ülkeler arasında uygulanan yasal düzenlemeler arasındaki farklılıkların azaltılarak, emeği koruyucu nitelikteki evrensel ilkelerinin (sözleşme ve tavsiyeler) hayata geçirilmesine çalışmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası toplumun yapısında oluşan köklü değişmelerde yasal olmayan göçü daha da edilgen kılmaktadır. Ulusal ve uluslararası ekonomik ve siyasal belirsizliklerin, çalkantıların, ülkeler arası çıkar çatışmalarının, iç savaşların, doğal afetlerin, kıtlıkların, açlıkların, salgın hastalıkların, yaygın insan hakları ihlalleri gibi etkenlerin insanları yaşadıkları toprakları terk etmeye zorlamaktadır.

Ulusların tek başlarına üstesinden gelemeyecekleri görünüm sergileyen ekonomik, siyasal, sosyal ve hukuki boyutu da olan, ayrıca insan haklarını da yakından ilgilendiren bu karmaşık ve zor görünen sorunların varlığı ve sürekliliği, göç olgusunun daha çok zaman uluslararası toplumun gündemindeki yerini koruyacağını göstermektedir.

Yasal olmayan göçü anlamaya yönelik şu sorularda sorulabilir. Yasal göç insanları yasal olmayan göçü gerçekleştirmeye mi sevk etmektedir? Yoksa yasal olmayan göç yasal göçün yerinemi geçmektedir? Yasal göçün diğer bir etkisi midir? Veya bunlardan bağımsız bir işlem midir? Yasal olmayan göç olgusuna insanları yönelten sınır içi ve sınır ötesi (gidilmek istenen ülke) itici ve çekici faktörler bulunmaktadır. Bunlar (FAIR, 1997:2-3);

İtici Faktörler;

Ekonomik nedenler, yasadışı göçün arkasındaki temel itici güçlerden birisidir. Kendi ülkelerindeki ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların kötü olması insanları kendi ülkelerini terk etmeye zorlamaktadır. Ghosh’a göre (1998) yoksulluk, işsizlik ve yaşanan ekonomik sıkıntılar göçte birincil nedenler olmakta, ekonomik refahı arttırmak için yeterince fırsat eşitliğinin olmaması bir diğer itici neden olabilmektedir.

Yurt dışına işçi göçünü teşvik eden faktörlerin başında iki ülke arasındaki gelir farklarının çok büyük olması gelmektedir. Uluslararası emek göçüne katılanların büyük çoğunluğu geçim sıkıntısı ve gelirlerinin yeterli olmaması nedeniyle gelir seviyelerini daha da yükseltmek amacıyla hareket etmektedir. Göçü teşvik eden faktörler açısından ikinci sırada işsizlik sayılabilir. Genel olarak itici faktörleri şu başlıklar altında toplayabiliriz. (Ebert, 1995:44)

- Dünya nüfusunun hızlı artışı,
- Üçüncü dünya ülkelerinde her zaman işsizliğin varolması,
- Gidilmek istenen yere ulaşımın ve ulaşabilirliğin kolaylığı,
- Batı ülkeleri dışındaki ülke vatandaşları arasında beklentilerin niteliğindeki yükselme,

Çekici Faktörler;

- Mültecilere daha cömert sığınma yardım politikaları ile dinsel kurumların (Özellikle A.B.D.’de kiliselerin üçüncü dünyadan gelen Hıristiyanlara yönelik yardım programları),
- İşverenlerin ucuz işgücüne olan talepleri,
- Göçmen yasalarının ve yasadışı göçmenlere gevşek uygulama,
- Göçmen haklarına yönelik hukuki savunmaların şebekeleri cesaretlendirmesi,

gibi temel başlıklar halinde belirtilebilir. Özellikle de ülkelerarası tarihsel, kültürel, dil yakınlığı ve refah farklılığının coğrafi yakınlığa sahip olan ülkeler arasında olması ise göç sorunun o bölgede daha yoğun gerçekleşmesine neden olabilmektedir.

Yabancı kaçak işçi; bulunduğu ülkeye vatandaşlık tabiiyeti ile bağlı olmadan, mevcut yasal düzenlemelere uygun oturma, çalışma izni veya konaklama izni bulunmayan birey olarak tanımlanabilir. Fakat bu durumda olanların ülkede bulunan diğer yasal göçmenlerden farklı hareket etmek zorundadırlar. Yasaları uygulayanların işlemlerinden herhangi bir zarar görmemek için uzak durmaları gerekmektedir. Bunlara çoğunlukla iş piyasalarında bulunan iyi koşullar da onlara açık değildir. Özel sosyal yaşamları ise küçük bir alan ile sınırlı kalmaktadır. Halk otobüslerinde seyahat etmek bile onlar için tehlikeli olabilmekte, kamuya sunulan sağlık hizmetlerinden veya dil öğreniminden bile yararlanabilmek onlar için mümkün olamayabilmektedir. Yabancı kaçak işçinin durumu şu şekilde de ifade edilebilir insani varlık olarak somut bir gerçek, ancak bulunulan ülkenin yasalarına göre ise soyut olay durumundadır.
Kimler yabancı kaçak işçi durumuna geçmektedir; (Friedrich Ebert Vakfı, 1995:46)

- Girişi yasal, çalışmaları yasal olmayanlar,
- Tamamen yasadışı yollardan ülkeye girenler ve çalışanlar,
- Yasal yollardan giriş yaparak, vatandaşlık için başvurup ikamet tezkeresi ile oturanlar,
- Yasal olarak giriş yapıp, başka ülkeye geçmek için çaba sarf edenler,
- Mülteci olarak çalışanlardan,

meydana gelip, belirtilen durumlardan birinde bulunan veya çalışan bireylerin statükoları, o ülkenin hukuk kurallarına aykırı durum oluşturmaktadır.

Göçmenlerin mevzuat düzenine aykırı çalışmalarını teşvik edici bazı faktörler de bulunmaktadır. Özellikle, çevre ülkelerin istihdam piyasalarının ve işçilik ücretlerinin nispeten gidilen ülkeye göre bozuk olması, yabancı ülke vatandaşlarının diğer ülkede çalışma isteklerini kuvvetlendirmektedir. İktisat açısından ise, teorik olarak yabancı kaçak işçilik esas itibariyle tam istihdam durumunun olduğu, ekonomik ortamda meydana gelmesi beklenmektedir. Normal olanın da bu olması gerekirken, gerçekte ise kaçak yabancı işçilik olayı, işsizliğin yoğun olarak yaşandığı bir ortamda da ortaya çıkabilmektedir.

Kaçak işçinin geldiği ülkede ekonomik ve sosyal bakımdan işsizlik baskısının azalması ve girdilerde artışın sağlanabilmesi için yurtdışına emek göçünü, işgücü arzı fazla bulunan ülkelerin yönetimleri de bu olayı desteklemektedir. Çünkü giden işgücü (yasal/yasal olmayan) çalıştığı ülkede elde ettiği kazancının bir kısmını kendi ülkesine göndermektedir. Bu durum da işçi gönderen ülkenin ödemeler bilançosuna olumlu etkide bulunmaktadır. Örneğin Türkiyeli göçmen işçilerin 1970’ler başında havale ettikleri para, Türkiye’nin ihracat gelirinin %65’ine, Portekizlilerin gönderdikleri ise ülkelerinin ihracat gelirinin %40’ına, Yugoslavya’nın ihracat gelirinin %30’una ve Yunanistan’ın ihracat gelirinin %20’sine eşit bir durum göstermiştir. (Elliot, 1997:128-129)

Ülkelerin teşvik edici politikalarının yanı sıra küreselleşme olgusu da işçilik maliyetlerini bir sorun haline getirmiştir. Sermayenin ucuz işgücünün olduğu yerlere yöneldiği gibi, işverenler de düşük ücret ve sosyal bakımdan yoksun kaçak işçiliği tercih ettiği görülmektedir. “İktisadi ve sosyal bakımdan bir damping oluşturan yabancı kaçak işçiliğin böylelikle daha da teşvik edildiği ve yaygınlaştırıldığı görüşü hakim bulunmaktadır. Örneğin yabancı kaçak işçilerin varlığı sayesinde ABD’de yerli vasıfsız işçilerin ücretlerinin daha düşük seviyede tutulması sağlanmaktadır. ABD’ye ortalama olarak yılda yaklaşık 300 bin yasadışı göçmenin girdiği ileri sürülmektedir” (Hancock,1997:1).

Kaçak yabancı işçilerin gerek ülkede bulunma, gerekse çalışma faaliyetleri açısından bulunulan ülkenin mevzuat yapısına aykırı bir durum sergilemektedir. Kaçak işçi aynı zamanda üreten, hasılaya sebep olan fakat hukuki varlık bakımından varlığı tescil edilememiş, görülmeyen işçi niteliğindedir. Bunun doğal sonucu olarak da bireyin o ülkedeki insanca yaşamayı sağlayabilecek asgari haklardan dahi yoksun kalmalarına sebep olmaktadır. Bu durumun, adeta geçmişte gerçekleştirilen kölelik olgusunun çağımızdaki modern boyutunu yansıttığı söylenebilir

Uluslararası Emek Göçü, Yasadışı Göç ve Göçmen İstihdamı 2


Yazar Administrator
Çarşamba, 28 Şubat 2007
II- AVRUPA BİRLİĞİ GÖÇ POLİTİKASI VE GÖÇMEN İSTİHDAMI

Avrupa Birliği Ülkelerinde Emek Piyasasının Yapısı ve Göç

20. yüzyılın başında bugünkü Avrupa Birliği (AB) ülkeleri uyguladıkları büyüme ve kalkınma politikalarına paralel olarak emek piyasalarını yeniden yapılandırmaya çalışmışlardır. O dönemde bu ülkelerin ihtiyacı olan işgücünün, ya sömürge ülkelerden getirilen insanlarla ya da kendilerinden daha zayıf olan ülkelerden kabul ettikleri göçmen işçiler aracılığıyla temin edildiği görülür. Böylece ülke sanayisinin ihtiyaç duyduğu emek talebini karşılamalarını sağlamıştır. “Uygulanan modellerden biri Batı Almanya’da uygulanan ve Güney Avrupa’dan geçici temelde işçi (Gastarbeiter/misafir işçi) getirme sistemiydi. Fransa ve İngiltere gibi başka Avrupa ülkeleri, sanayi ve hizmet sektörlerinde ucuz emek sağlamak için sömürge ve eski sömürgelerden göçmen işçi girişini teşvik ettiler. 1972 yılına gelindiğinde Batı Avrupa’da yedi milyonun üstünde göçmen işçi vardı” (Jenkins, 1996:215-216). Burada dikkat edilmesi gereken nokta, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde yaygınlaşan “uluslararası emek göçü” olgusunun daha o dönemlerde sömürge ve göçmen işçiler aracılığı ile sağlanabilmiş olmasıdır.

Diğer taraftan emek piyasalarında, 1960 sonrası belirgin bir şekilde görünen, sektör itibariyle yaşanan değişim özellikle sanayi sektöründen hizmet sektörüne geçiş, istihdamın hizmet üretilen sektörlerde yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu durum bir anlamda gelişmiş ekonomilerin sanayileşmelerinde yaşanan gerilemenin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
1980’li yıllara gelinmesiyle birlikte ücret artışları ve işgücü maliyetleri AB ülkelerinin birinci tartışma konusunu oluşturmuştur. Bu noktadan itibaren tartışılmaya başlanan emek piyasasının esnekliği konusu üretim ilişkileri ve örgütlenme biçimindeki değişime paralel olarak gündeme getirilmiştir. Bu süreçte İkinci Dünya savaşı sonrasında kapitalist ekonomiler için ‘kurtarıcı’ rolü oynayan Keynesyen politikalar terkedilmiş, Neo-liberal olarak ifade edilen yeni bir ekonomik düzene geçilmiştir.

“Neo-liberallere göre ekonomi ancak kendi içsel dinamikleri ile yani dışsal bir müdahale olmadan daha etkin ve daha rasyonel sonuçlar üretir. Bu hem gelişmiş kapitalist ülkeler hem de azgelişmiş ülkeler için geçerli genel bir ilkedir. Pazar ilişkilerinin evrenselleştiği, işbölümünün uluslararasılaştığı, yani ‘globalleşmenin’ yaşandığı günümüz dünyasında ekonomi ve toplumları etkin kılacak dinamik, dünya ölçeğinde gelişen pazara, pazar şartlarına bağlı olarak katılmaktadır” (Ercan, 1995:678).

Konuyu Avrupa Birliği ülkeleri açısından incelediğimizde emek arzı yönünden bazı ciddi problemler yaşandığını ve bu problemlerin de konuya farklı bir boyut kazandırdığı söylenebilir. AB ülkelerinde çalışma ilişkileri politikaları genelde emek piyasasındaki ve işgücünün yapısındaki değişime paralel olarak gelişme göstermiştir. AB ülkelerinin özellikle son yirmi yılda yaşadığı istihdam problemleri her şeyden önce emek piyasalarının demografik sorunlarını ön plana çıkarmıştır. Yaşlı nüfusun artması, gençlerin işsizlik sorunu ve beraberinde gelen eğitim ve mesleki eğitim sorunu AB ülkelerinin temel gündemini oluşturmaktadır.

Son yıllarda AB Parlamentosu’nun gündemini işgal eden konuların başında emek piyasasının yeniden yapılanması süreci ve bunun işsizliğe olan etkisi gelmektedir. “Yüksek işsizlik nedeniyle emek piyasası tüm yönleriyle Avrupalıların temel uğraş konusu olmuştur. Avrupa’da yaşanan işsizlik uzun sürelidir ve özellikle genç nüfusu ve kadınları etkileyen yapısal bir nitelik taşımaktadır.” (Ataman, 1999:45)

“Dünya ölçeğinde düşük ücretle istihdam edilebilen işgücünün varlığı, işin parçalara bölünmesi ve emek sürecinin vasıfsızlaştırılması gibi bazı teknolojik gelişmelerle birleşmiş ve gelişmiş ülke şirketlerinin Üçüncü Dünya’daki üretim yerlerinde asgari bir eğitim sonrasında işçi istihdam etmesine olanak vermiştir” (Jenkins, 1996:240-241).

Tüm bu gelişmeler bizlere ulusal ve uluslararası göçe paralel olarak gelişen emek piyasalarındaki değişimin boyutlarını göstermektedir. Ayrıca bu sorun genel olarak sanayileşmiş ülkelerin sorunu gibi görünse de emek piyasalarında yaşanan ve ‘yeniden yapılanma’ açısından, oluşan sonuçların yıkıcılığı ile azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ülkeler açısından daha derin anlamlar ifade etmektedir.

Kapitalist ekonomide yaşanan değişiklikler, sermaye birikiminin gereksinimleri doğrultusunda gerçekleştirilirken; makro düzeyde tüm ekonomilerde, mikro düzeyde ise üretim sürecinde ve emek piyasalarında köklü bir ‘yeniden yapılanma’ zorunluluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yeniden yapılanma stratejilerin uluslararası işbölümüne en belirgin etkileri ise buradan hareketle, işletme düzeyinde yaşanan değişimler ve bu değişimlerin emek üzerindeki etkileri (emek üretkenliği, ücretler, istihdam, çalışma koşulları, emek-yönetim ilişkileri) şeklinde olduğu söylenebilir.

Evrensel bir üretim sistemi içinde tanımlayabileceğimiz “merkezdeki” sanayileşmiş ülke ekonomileri, “çevredeki” azgelişmiş ve sanayileşmekte olan ekonomilerle bir bütün olarak varolmaktadır. Birbirleriyle etkileşimde bulunmaları dolayısıyla gelişmiş ülkelerdeki bir kriz sonucu bu ülkelerin sermaye birikimlerinde oluşan bir değişiklik, sanayileşmekte olan ülkelerin ekonomilerindeki üretken yapıları da değiştirecektir. Sanayileşmekte olan ülkelerdeki üretken yapıların değişmesi (örn. ihracata dayalı sanayileşme adı altında dış pazara dönük sermaye birikimi stratejisinin izlenmesi) bu ülkelerin sanayileşmiş merkez ekonomileri ile olan ilişkilerini de değiştirmektedir.

1970’lerden itibaren, dünya ekonomisinde yeni bir uluslararası işbölümünün ortaya çıktığı yaygın olarak savunulmaktadır. Sömürge döneminde uluslararası işbölümünü belirleyen sanayileşmiş merkezle, hammadde üreten çevre ülkeler ayrımının artık geçerli olmadığına inanılmaktadır. “Uluslararası işbölümünde yaşanan değişimin kökenlerinde, dünya ölçeğinde düşük ücretle istihdam olanaklarının gelişmesi, işin parçalara bölünmesi ve farklılaşması, emek sürecinde yaşanan niteliksizleşme gibi bazı teknolojik gelişmelerle birlikte, sanayileşmiş ülkelerin azgelişmiş ülkelerdeki üretim yerlerine yönelmesi yer almaktadır” (Jenkins, 1996:240).

Başlangıçta ürün farklılaşmasına dayalı olarak gelişen uluslararası toplumsal işbölümünü, daha sonra teknoloji farklılıklarına dayanan yeni bir işbölümü yapısı izlemiştir. Günümüzde ise, işgücünün nitelik düzeyleri açısından sanayileşmiş ülkelerle sanayileşmekte olan ülkeler arasında bir toplumsal farklılaşmanın ortaya çıktığı ve bunun da özellikle emek içindeki bölünme eğilimlerini güçlendirdiği söylenebilir.

Yaygın ekonomik imkansızlıklar ve politik istikrarsızlık, bir ülkenin yasadışı göçte kaynak durumuna gelme ihtimalini büyük oranda artırmaktadır. Kaçakçık şebekeleri, az gelişmiş ülkelerde yaşanan kronik işsizlik ve yoksulluğu suistimal ederek, yabancı ülkelerde yüksek ücret ve iyi çalışma şartları vaadiyle bu ülkelerdeki insanlar üzerinden büyük kazançlar elde etmektedir. Toplumsal ve ekonomik standartların yüksek olduğu Batı Avrupa ülkeleri, yasadışı göçte hedef bölgelerin başında gelmektedir. Avrupa Birliği, özellikle 90’lardan bu yana, ortak göç politikası oluşturulmasının yanında yasadışı göçle mücadelede etkin yöntem ve stratejiler geliştirmesi ve uygulaması amacıyla çeşitli çabalar içindedir.

Avrupa Birliği’nin Göç Politikası

1990’lı yıllar ve yeni bin yılın başlarında ekonomik küreselleşmeye paralel olarak uluslararası göçün rolünün artmakta olduğu bir dönem olmuştur. “Bu dönemdeki uluslararası göç eğilimlerine genel olarak göz atıldığında, bir yandan ABD, Kanada ve Avustralya başlıca yerleşim ülkeleri olmaya devam ederken, öte yandan Avrupa’nın da önemli miktarda bir uluslararası göçle karşılaştığı görülmektedir. Gerçekten de 1990’lı yılların başlarında Avrupa, uluslararası göç konusunda OECD içindeki en belirgin artışla karşılaşarak en yüksek sayıdaki ilticacıya ev sahipliği yapmıştır. Son yıllarda bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde, daha düşük oranda da güney Avrupa’da iltica başvurularında görülen artış, kuşkusuz gelecekte bu eğilimin güçlenmesine katkıda bulunacaktır” (OECD, 2003)

Son yıllarda, AB içinde yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların bir sonucu olarak, Avrupa ülkelerinin artan bir çoğunluğu, uluslararası göçü temel bir sorun olarak görmekte ve bundan daha çok az gelişmiş ülkelerden göç eden insanlar etkilenmektedir.

Avrupa Birliği’nin göç politikasının oluşturulmasında Schengen, Dublin ve Maastrich Antlaşmaları’nın önemli etkisi olmuştur. Bu anlaşmaların bir sonucu olarak, hem AB resmi mevzuatı, hem de sırf bu amaçla yapılan hükümetler arası anlaşmalarla kısıtlayıcı göç politikaları izlenmiştir. Kuşkusuz bu sınırlamaların en öneli sonuçları göçmenlere ve onların istihdam edildikleri alanlara yansımıştır.
“Yakın zamana kadar, göç ve iltica politikası sıkı bir şekilde ulusal devletlerin kontrol ve yetkisi altında bulundu. Bununla birlikte, 1980’lerin ortalarından bu yana, bu alanda OECD’ye üye olan devletler ile Avrupa Konseyi devletler arasında açık bir işbirliği yoğunlaşması oldu. AB’ye üye devletler daha ileri gitti ve göç politikası alanında ortak politika araçları geliştirmeye çalıştılar. Bu yoğunlaşma, resmi olarak, Ortak Pazar ile birlikte, sınır kontrollerinin kaldırılmasından sonra ortaya çıkan bir politika ihtiyacı ile açıklanabilir” (Overbeek, 1995:30)

Avrupa Birliğinde (AB) serbest dolaşım “Ortak Pazar”ın ilk yıllarında ücretli bir işte çalışanlarla sınırlı iken, 1993 yılından itibaren genel bir hak haline gelmiştir. Arzu eden her Avrupalı (öğrenciler, bağımsız çalışanlar, turistler, emekliler) bu hakkı kullanabilmektedir. Amsterdam Antlaşması ile işçiler Avrupa'sının, halkların Avrupa'sı haline geldiği ifade edilmektedir. Yeni Antlaşma, serbest dolaşımın önündeki engellerin kaldırılması ve güvenliğin sağlanmasına ilişkin araçların güçlendirilmesini amaçlamaktadır. Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşma, üye devletlerin işçileri arasında vatandaşlık esasına dayalı ayrımcılığı yasaklamış, sosyal güvenlik haklarının transferine ilişkin başlıca engelleri ortadan kaldırılmış ve tüm AB vatandaşları, diğer bir üye devlette acil sağlık yardımlarından yararlanır hale gelmiştir.

Ortak Pazar, hizmetler ve mallar dahil üretim faktörlerinin serbest dolaşımı üzerindeki engellerin ortadan kaldırılmasını gerektirdiğinden, başlangıçta Topluluktaki işçilerin serbest dolaşımı, ekonomik bir amacın gerçekleştirilmesinin önkoşulu olarak görülmüş, bir ekonomik olgu olarak algılanmıştır. Diğer bir değişle Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Antlaşmasının, işçilerin serbest dolaşımı, yerleşme özgürlüğü ve hizmet sunma serbestisine ilişkin hükümleri, bir üretim faktörü olan insan kaynaklarının yer değiştirmesi olarak görülmüştür.

“AB ülkelerinin göç konusundaki birinci kaygısı, AB topraklarına girmeyi başarmış göçmenlerin durumlarını ele alacak bir sistem geliştirmek ve göç taleplerine ilişkin birlikte kabul edilmiş, ortak kurallar oluşturmaktır. AB ülkelerinin diğer bir temel kaygısı, üye devletlerdeki göçmenler için kısıtlayıcı tedbirler (özellikle bunların aile fertlerini getrime ve aile kurma haklarıyla ilgili olarak) uygulamak ve AB düzeyinde gerçekleştirilecek politika koordinasyonunun yöntemini geliştirmektir” (Vitorino, 2000).

Avrupa Birliği’nin göç ve sosyal politikası, bir dizi zıt eğilimler tarafından kuşatılmıştır. Bir taraftan üye devletler emek göçünün sona erdiğini ilan ederken, diğer taraftan AB topraklarına girmelerini ‘kabul edilemez’ saydıkları kişilere ilişkin sıkı kontroller koymuşlardır. Öte yandan göçmenleri ‘dışlama’ sorunu ortaya çıkmış ve göç politikasında göçmen ve azınlık gruplarına yönelik düzenlemeler belirleyici olmaya başlamıştır.

Avrupa Birliği’nin emek dolaşımını sınırlama çabalarına karşın, emek göçünün durdurulamadığı görülmüştür. Fakat AB ülkeleri, göçmen işçilerin ulusal kökenleri, öğrenim durumları ve niteliklerinin biçimleri konusunda çok daha seçici davranmaya başlamışlardır.

Santel’e göre (1995:82) 1970’lerin ortalarından günümüze kadar AB ülkelerinin göç ve iltica politikalarını iki aşamaya ayırmak mümkündür. Birinci aşama, göçmenlerin ve iltica arayanların sayısını sınırlandırmak ve göç ya da iltica talebinde bulunanları vazgeçirmek için oluşturulmuş ulusal politikaların belirlendiği aşamadır. İkinci aşama ise, entegre edilmiş bir Avrupa göç ve iltica politikasının sunulmasıyla başlamıştır. göç politikalarının bu şeklide “Avrupalılaştırılması” iki ana hedef tarafından teşvik edilmiştir. Birincisi, göçmenlerin sayısında meydana gelebilecek herhangi bir ilave artışı kontrol edebilmek, sınırlandırmak ve tek taraflı göç yönteminin neden olacağı olumsuz etkilerden kaçınmaktır. İkincisi, AB’ye üye olan devletler arasındaki sınır kontrollerinin kaldırılmasına yol açacak tek bir “Avrupa Pazar”ını gerçekleştirme girişimlerine hazırlanmaktır.

Santel’e göre (1995:75) Avrupa Birliği ülkeleri göç politikasıyla ilgili olarak iki durumla karşı karşıyadır. Bir tarafta sayıları her geçen gün artan mülteciler ve illegal göçmenler vardır. Aynı zamanda Avrupa Birliği ortak Pazar çerçevesinde malların, bireylerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını sağlamaya çalışmaktadır.

Avrupa Birliği Ülkelerinde Yasadışı Göç ve Göçmen İstihdamı

Avrupa Birliği’nin emek göçünü sınırlaması ve AB sınırları içinde emeğin dolaşımını bazı kurallara bağlaması, kaçınılmaz olarak emek göçünü yasa dışılığa itmiştir. Bunun en açık sonuçları, yasa dışı yollardan göç eden göçmenlerin istihdamında ortaya çıkmaktadır. Bugün için yasa dışı göçmen istihdamı bir olgu ve sorun olarak pek çok AB ülkesinin gündemini oluşturmaktadır.

Son iki yıl içinde her türlü göçmenlik politikası uygulamaya konulmuştur. Genel olarak OECD ülkeleri yabancıların girişi ve ikameti konusunda daha kısıtlayıcı bir tutum benimserken, bazı ülkeler (örneğin, Avusturya, Danimarka, Hollanda) aile birleşmesi işlemlerindeki koşulları dahi sertleştirmişlerdir. Bu politikalar (örneğin, göçmen ülkelerinin yanı sıra Birleşik Krallık, Fransa ve Norveç’te) başta kalifiye işçiler olmak üzere, yeni göçmenlere yönelik öncelikli tercih işlemlerine daha fazla önem verilmesine paralel olarak yürürlüğe konulmuştur.

OECD’ye göre kaçak göçmenliğe ve kaçak yabancı işçi çalıştırmaya karşı mücadele iki cephede pekiştirilmiştir (OECD, 2003): “Birincisi, ülkelerin içinde daha katı sınır denetimleri, işyeri teftişleri ve kimlik kontrolleri ile. İkincisi, göç veren ülkelerin kaçak göçmenleri geri almalarını sağlamak amacıyla bu ülkelerle uluslararası işbirliğini içeren bir dizi önlemler alındı. Bazı durumlarda, bunlar yeni ikili işçi anlaşmaları ile desteklendi. Bunun yanı sıra, örneğin, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya gibi bazı üye ülkelerde belgesiz göçmen işçileri yasallaştırma programları uygulamaya konurken, örneğin ABD’de aile üyeleri de buna dahil edildi, örneğin İsviçre, Luksemburg gibi ülkelerde ise uzun süredir bu ülkede yaşayan ve/veya sınır dışı edilmesi zor ilticacıların başvuruları geri çevrildi. OECD üyesi ülkelerin çoğunda göçmenlerin ve yabancıların entegrasyonu büyük bir sorun olmaya devam etmektedir”

İllegal yollardan göç eden göçmenlerin Resmi sektörde çalışmalarına izin verilmemektedir. Yerli işçilerin illegal göçmenlerle birlikte yan yana gizli olarak çalıştırıldığı ve çalışma şartlarının acımasız olduğu, yasal düzenlemelerin uygulanamadığı resmi olmayan (kayıt dışı) sektörde istihdam edildiği söylenebilir. Genel olarak bakıldığında, illegal göçmenlerin, devletler tarafından resmi olarak tanınmadığından, yasalar çerçevesinde çalışmasının son derece güç olduğu ortadadır. Bu durum bilinmesine karşın, illegal göçmenlerin bazı sektörlerde istihdamı pek çok Avrupa ülkesi için yeni bir yasa dışılık yaratmaktadır. Bu ülkelerde illegal göçmenler, bir anlamda kayıt dışı ekonominin önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

ILO raporlarında genel olarak kayıtdışı sektöre atfedilen özellikler şunlardır: sektöre giriş kolaylığı, girdilerin yerel kaynaklı olması, aile işletmeciliği, işlem ölçeğinin küçüklüğü ve düşük verimlilik, emek yoğun ve uyarlanmış teknolojiyle üretim, örgün eğitim sisteminin dışında kazanılan beceriler, düzensiz ve rekabete açık pazarlar, hükümet tarafından tanınmanın ve desteğin olmaması. Görüldüğü gibi kayıtdışı sektör kavramı, formal sektörden farklılıkları bağlamında ele alınmış ve birden fazla ölçüt kullanılarak tanımlanmıştır.

Castells ve Portes’e (1989:12-15) göre ise toplumun yasal ve sosyal kurumları, birçok ekonomik faaliyeti düzenlerken kayıtdışı ekonomiyi düzenlememektedir. Kayıtdışı ekonomiyle anlatılan bireysel bir konum değil gelir-getirici bir faaliyettir ve kurumsal düzenlemenin olmayışı iş sürecini çeşitli açılardan etkileyebilmektedir: Örneğin çalışanın konumu, düşük ücret, toplum normlarına uygunsuz istihdam biçimi, sosyal olanaklardan mahrum olmak, yasal düzenlemelerin dışında olmak gibi açılardan etkilenmekte; çalışma koşulları ise çoğu iş güvenliği önleminin alınmayışı ve sağlıksız çalışma ortamı gibi olumsuzluklardan etkilenmektedir. Aynı zamanda kayıtdışı ekonominin parçası olan küçük ya da büyük ölçekli işletmelerin yönetim biçimleri, kaydı tutulmamış faaliyetleri ve hesapları göz önüne alarak şekillenmektedir. Yazarlara göre formal-kayıtdışı sektör ayrımında önem arz eden nokta, ürünün nasıl üretildiğidir, yoksa ürünün son hali değildir. Yani önemli olan, üretim sırasında çalışanın konumunun, çalışma koşullarının ve yönetim biçiminin ne olduğudur

Esas olarak imalat, inşaat, ulaşım, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan bazı araştırma bulgularına göre göç ve kayıtdışı sektör arasında yakın bir ilişki vardır. Kendi hesabına çalışanlar ise kayıtdışı sektör istihdamında genişçe bir yer tutmaktadır. Bununla birlikte, yapılan birçok araştırmada: ücretlilerin de kayıtdışı sektörde küçümsenmeyecek bir payı olduğu görülmektedir. Ayrıca, Castells ve Portes’e göre kayıtdışı ekonomi, koşullar ve faaliyetler açısından oldukça çeşitlilik gösteren bir karaktere sahiptir. Bununla birlikte ortak bazı unsurlar da vardır: Bu unsurlardan biri, formal ekonomiyle sistematik ilişkidir. Örneğin büyük şirketler, yarı-özerk küçük şirketler aracılığıyla adem-i merkezileşmektedir Kayıtdışı sektörde yer alan birçok küçük firma büyük şirketlere iş yapmakta ya da taşeron olarak iş görmektedir. Ancak, bu sürecin yaygınlığının kapitalist kriz öncesi ne düzeyde olduğu tartışmalı bir konu gibi görünmektedir.

Kayıtdışı sektörün özelliklerini tarihsel dönemlere ayırmadan, ilgili toplumsal ve ekonomik bağlamlara bakmadan incelemek, belirli bir döneme ve koşullara ait olan özellikleri genele yayma gibi bir hataya yol açabilmektedir. Kayıtdışı ekonominin bir diğer ortak yönü, sektörde çoğu zaman düşük nitelikli işçi istihdam edilmesidir. Etnik kimliğe, cinsiyete, yaşa, göçmenliğe vb. dayalı istihdam, niteliksiz, düşük ücretli, sosyal güvencesiz işçi istihdamı anlamına gelmektedir.

Pek çok Avrupa ülkesi yasadışı göçü ve göçmen istihdamını, emek piyasasının ihtiyaçlarını karşıladığı, maliyetleri azalttığı için örtülü olarak kabul etmektedir. Bu durum ise, kötü çalışma şartlarının ve düşük ücretli, her türlü güvenceden yoksun olarak çalışacak yerli işçilerin sayısının azalmasının bir sonucudur. Aynı zamanda sanayileşmiş Avrupa ülkelerinin cazibesi ve bu ülkelerde tarım, inşaat, imalat ve ev işlerine bağlı hizmetlerdeki niteliksiz işgücüne bağlı olarak artan talep göç olgusunu arttıran bir diğer sebeptir. İllegal göçmenler çoğunlukla bu noktada devreye girmektedir.

“Avrupa’nın yaşlanan nüfusu ve düşük doğum oranlarını karşılamak için artan bir göçe ihtiyaç vardır. Aynı zamanda iş gücünün zayıflaması, sendika üyeliğinin azalması, sosyal devlet politikaları ve küresel rekabet illegal göçmen istihdamını genişletici bir işlev görür. İtalya, İspanya, ve Fransa gibi bazı ülke hükümetlerinin aynı zamanda, gizli olarak, bu hareketlere izin verdikleri görülmektedir” Castles ve Miller (1998:290)

Yasadışı emek göçünün ve göçmen istihdamının iki boyutu bulunmaktadır. Birinci boyut, Kuzey ve Güney arasında var olan sosyal refah, siyasal kültür, ücret ve istihdam koşullarıyla ilgili olarak ortaya çıkan büyük dengesizliktir. Sorunun ikinci boyutu ise, illegal göçmenlere uygun işlerin varlığı ve Avrupa emek piyasasının içinde bulunduğu durumdur. Sorunun yapısal olduğu, dolayısıyla çözümünün de sistemin yapısal özellikleri üzerinden sağlanabileceği söylenebilir.

Sonuç Yerine

80’li yıllarla birlikte kapitalist sistem daha sonra küreselleşme olarak adlandırılan yeni bir evreye girmiştir. Dizginsizce uygulanan vahşi liberal politikalarla milyonlarca insan sefalete sürüklenirken, dünya üzerindeki zenginliğin az sayıdaki uluslararası tekellerin elinde toplanmaya başladığı bir dönem yaşanmaya başlamıştır. Son yirmi yılda, sermaye hareketliliğinin artmasının da etkisiyle ekonomik sınırlar büyük ölçüde kalkmaya başlamış, Avrupa Birliği (öncesini bir tarafa bırakırsak) bu durumun somut bir örneği olarak ortaya çıkmıştır. Ancak sınırların işçiler, yoksullar için değil, sadece sermaye için açıldığını anlamak çok uzun sürmemiştir. Sınırların kalkması, sermayenin dünya üzerinde karın en yüksek olduğu alanlara dilediğince, zahmetsiz ve hızlı bir şekilde gidebilmesi anlamına gelmektedir. Oysa işçiler ve yoksul halk kesimleri açısından bakıldığında duvarların eskisinden daha da yükseltilmiş olduğunu görmek mümkündür.
Tüm bu gelişmenin altında yatan temel nedenin, küreselleşme tartışmalarıyla birlikte, gelişmiş kapitalist ülkelerde başlatılan yeni ekonomik yönelimler olduğu söylenebilir. Teknolojik gelişmeler sonucunda üretim sektöründe ihtiyaç duyulan iş gücü miktarı giderek azalmaya başlamış, hizmetler sektörü hızla büyümüştür. Sanayi sektörü önemli oranda, ucuz emek cenneti olan Üçüncü Dünya’ya kaydırılırken kapitalist ülkeler ileri teknoloji, iletişim endüstrisi, finans vb. alanlarda yoğunlaşmıştır. Küreselleşme çığlıkları altında oluşturulan bu yeni ekonominin kitlesel işçi göçlerine artık ihtiyacı kalmamıştır. Hatta Avrupa ve ABD’de bile işsizliğin gittikçe büyüyen bir sorun haline gelmeye başladığı görülmektedir. Artık sınır kapıları -sermaye sahipleri dışında- yalnızca nitelikli, eğitimli işgücüne açıktır. Üçüncü Dünya’nın en başarılı öğrencilerine burslar verilmekte ve bu nitelikli işgücü genellikle okul sonrasında da gittikleri ülkede kalmaktadır.

Tüm bu gelişmelere karşın, hizmet sektörünün en alt kademelerinde çalışacak vasıfsız işçilere de ihtiyaç duyulduğunu unutmamak gerekir. Genellikle iş güvencesi olmayan, ücretlerin düşük ve çalışma koşullarının ağır olduğu bu tip işlerde, daha çok ülkeye yasa dışı yolardan giren kaçak göçmenler istihdam edilmektedir. Zaten kaçak durumda olan bu insanların hak aramasının söz konusu olamayacağı düşünüldüğünde ortaya büyük bir çelişki çıkmaktadır.

Üçüncü Dünya’dan kapitalist merkezlere akan yasal göç “beyin göçü” biçimini almıştır. Kaçak yollardan gidenler ise, eğer geri gönderilmezlerse, en ağır, en kirli, en ucuz işlerde, her türlü güvenceden yoksun olarak çalıştırılmaktadır. Yaşa dışı yollardan göç ederek, çalışmak için gelişmiş ülkelere giden göçmen işçiler aynı zamanda “ucuz emek” olduğu için bazı sektörlerde (inşaat gibi) özellikle istihdam edilmektedir.

Çok sayıda göç alan ülke, yukarıda değindiğimiz nedenlerden dolayı gittikçe daha sıkı göçmen politikaları uygulamaya başlamıştır. Her yıl çıkarılan yeni yasalarla, mülteci kabul koşulları ve yerleşme hakkı konusunda yeni kısıtlamalar getirmektedir. Hatta “geri dönüşü” özendiren kampanyalar düzenlenmekte, kaçak gelenleri engellemek amacıyla sınır güvenlikleri artırılmaktadır. Artık yasa dışı göçmenlerin durumu devletler arası ilişkilerde başlıca sorunlardan birisi haline gelmeye başlamıştır. (Geçtiğimiz yıllarda İngiltere’nin, Fransa’yı Manş Tüneli yoluyla İngiltere’ye kaçak göçmen göndermekle suçlaması bu duruma örnek olarak verilebilir) Alınan tüm hukuki ve güvenlik önlemlerine rağmen ne Avrupa ne de ABD kaçak göçmen akışını durduramamaktadır. İletişim ve ulaşım imkanlarının da gelişmesi sayesinde dünya üzerindeki nüfus hareketliliği insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar artmış durumdadır. Kapitalizmin yarattığı sefalet ve çıkarları doğrultusunda yol açtığı paylaşım savaşları bu durdurulamayan akışın başlıca sebebidir. Neo-liberal politikaların tüm dünyada uygulanmasını sağlarken, bir taraftan da göçün olmamasını istemek aslında tam bir paradokstur. Dolayısıyla gerek AB ülkelerinin gerekse ABD’nin, yasa dışı göçler konusunda, kendi yarattığı sorunla boğuştuğu söylenebilir.

Hayatlarını, kendilerinin ve ailelerinin geleceklerini tehlikeye atıp başka bir ülkeye göç eden bu insanlar neo-liberal politikaların yoksullaştırdığı insanlardır. Oysa gelişmiş ülkelerin göç ve göçmenler konusuna geliştirdiği politikalara baktığımızda, sorunu kendi uyguladıkları ekonomik-siyasal politikalardan bağımsız olarak ele aldıkları göze çarpar. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler kendi yarattığı gerçekleri dışsal bir sorun gibi yansıtmakta ve böyle bakarak “soruna” çözüm aramaya çalışmaktadır. Bir taraftan IMF ve Dünya Bankası politikaları ile her geçen gün yeni işsizler, yeni yoksullar yaratılırken, gittikçe büyüyen bir sorun olan göç sorununun çözülebilmesi mümkün görünmemektedir.

KAYNAKÇA

ABADAN UNAT, N, Bitmeyen Göç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Ekim 2002, İstanbul.
ABELLA, M., Sending Workers Abroad, International Labour Office, 1997, Geneva.
ATAMAN, B. (1999), İşgücü Piyasasında Kurumsallaşma-Avrupa Birliği Modeli ve Türkiye, A.Ü SBF yayını, Ankara.
BARNET R. J. ve CAVANAGH J., Küresel Düşler, çev: Gülden ŞEN, 1995, İstanbul.
BAŞÇERİ, E. Y., Uluslararası Göç, Uluslararası Politikada Yeni Alanlar Yeni Bakışlar içinde, Faruk Sönmezoğlu (ed.), Der Yayınları, 1998, İstanbul.
BOYLE, Paul; Exploring Contemporary Migration, New York, 1998, Longman.
CASTLES, S. VE MILLER M. J, The Age of Migration:International Population Movements in the Modern World, Macmillan, 1998, London.
Castells, M. ve Portes, A., (1989), “World Underneath: The Origins, Dynamics, and Effects of the Informal Economy”, A. Portes, M. Castells, L.A. Benton (eds.), The Informal Economy, The Johns Hopkins University Press, Baltimore.
CHAVEZ, L., Immigration Politics, ın Arguing Immigration, Nicolaus Mills (ed.), Touchstonr Books, 1994, New York.
ÇABUK, N., Kapitalist Dönüşümler, Cinsiyete Dayalı İşbölümü ve Göç, Toplum ve Göç içinde, II. Ulusal Sosyoloji Kongresi, Sosyoloji Derneği Yayın no: 5, 1997, Ankara
CHOSSUDOVSKY, M., Çev: Neşenur Domaniç, Yoksulluğun Küreselleşmesi, Çivi Yayınları, 1999, İstanbul.
ERCAN, F. (1995), Tarihsel ve Toplumsal Bir Süreç Olarak Kapitalizm ve Esneklik, 95-96 Petrol- İş Yıllığı, ss 661-692, İstanbul.
FAIR (2003) The Federation for American Immigration Reform Issue Brief 5/1997, Immigration Overview, http://www.fairus.org/04121604.htm, (04.12.2003)

GEZGİN, M. Fikret. (1994), İşgücü Göçü ve Avusturya’daki Türk İşçileri, İstanbul Üniversitesi İktisat Fak. Yay. No:546, İstanbul.
ICFTU, Migration and Globalisation-The New Slaves, July 1998.
HANCOCK, John D. (1997), “Immigrants: Keep or Keep Out?”, March 20, http://www.dismal.com/thoughts/immigration.stm
Illegal Immigration and Multiculturalism.
http://www.balkaunity.org/immigrat/english/nwoimmigr.htm
ILO, Protecting the least protected: Rights of migrant workers and the role of trade unions, International Labour Office, Labour Education 1996/2, No: 103, Geneva.
ILO, Migrant Workers, International Labour Office, Labour Education 2002/2, No: 129, Geneva.
JENKINS, R. (1996), “Sanayileşme ve Dünya Ekonomisi”, Kalkınma İktisadı içinde, Fikret Şenses (der.), ss: 211-253, İletişim Yayınları, İstanbul.
KAZGAN Gülten., (1997), Küreselleşme ve Yeni Ekonomik Düzen, Altın Kitaplar Yay., İstanbul.
KORAY, M. (1996), “Esneklik ya da ‘Emek Piyasalarının’ Küreselleşmesi”, 95-96 Petrol-İş Yıllığı, İstanbul,
MANDEL, E. (1995), Neo Liberalizm ve Ekonomik Bunalım, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, C.XIX, S.182, , Ankara.
Migration News. (1998), Vol:5, No:1 January, http://migration.ucdavis.edu/mn/archive-mn (28.11.2003).
Migration News. (2000), Vol:7, No:8 August, http://migration.ucdavis.edu/mn/archive-mn (28.11.2003).
Migration News. (2001), Vol:8, No:1 January, http://migration.ucdavis.edu/mn/archive-mn (28.11.2001).
MUNCK, R. (1995), Uluslararası Emek Araştırmaları, Öteki yay., Ankara.
MUNCK, R. (2003), Emeğin Yeni Dünyası, çev: Mahmut Tekçe, Kitap yayınevi, İstanbul.
OECD, Trends in International Migration, www.oecd.org/dataoecd/16/34/2968105/pdf., (15 Aralık 2003).
OVERBEEK H. (1995), “Towards a new international migration regime: globalisation, migration and the international of the state”, Migration and European Integration: The Dynamics of Inclusion and Exclusion içinde, D. Thranhardt and R. Miles (eds.), Pinter Publisers, London.
SANTEL, B. (1995), “Loss of Control: The build up of a European migration and asylum regime”, Migration and European Integration: The Dynamics of Inclusion and Exclusion içinde, D. Thranhardt and R. Miles (eds.), Pinter Publisers, London.
STALKER, P. (2000), Workers Without Frontiers, International Labour Office, Geneva.
STALKER, P. (1994), The Work of Strangers, International Labour Office, Geneva.
THRANHARDT, D. and MILES, R. (1995), Migration and European Integration: The Dynamics of Inclusion and Exclusion (ed), Pinter Publisers, London.
TOURAINE, M. (1997) , Altüst Olan Dünya, Ümit Yayıncılık, Ankara.
WEINER, M., The Global Migration Crisis: Challenge to States and Human Rıghts, Harper Collins College Publishers, 1995, New York.
WORLD BANK, World Development Report, 1995, New York.
VITORINO, A. (2000), “Towards a Common Migration Policy For The European Union”, www.europa.eu.int, (21 Aralık 2003)
www.icftu.org
www.ilo.org
www.europa.eu.int

* Eğitim-Sen Uzmanı