08 Mart 2012, Perşembe

Penceremizden 8 Mart 2012; Kadınız, eve bağlanıyoruz

HATİCE EROĞLU AKDOĞAN haticetilamiz@yahoo.com

Ezilen emekçi kadınlar açısından çok önemli değeri olan 8 Mart'tan, ülkemizdeki kadınların içinde bulunduğu duruma genel olarak baktığımızda, kadınlarımızın gün geçtikçe toplumsal üretim içindeki rollerinin zayıfladığını görmekteyiz. Sistemli özelleştirme çalışmalarının başladığı 1980'li yıllardan beri olagelen buydu.  İşsizlik, göç, tarım alanlarının kendi kaderine terk edilmesiyle birlikte kentlere yığılan yoğun nüfus içinde kadının bu alanda toplumsal varlığını güçlü kılacak bir işinin, uğraşının olması gerekirdi. Kentleşme oranı artan ülkenin, kentlerdeki kadınlara açabileceği sunabildiği iş kapısı maalesef yok! Eğitim görerek meslek sahibi olmuş azınlık kadın kesimini saymazsak, geçim sıkıntısına çare bulmak için iş aramaya çıkan kadınların nasibine çay, yemek, bakım ve temizlik hizmetleri gibi piyasa toplum düzen anlayışınca küçümsenen, hor görülen işler düşmektedir. Kariyer(!) basamağının en altındaki söz konusu işler emek yoğun olsa da düşük ücrete tabi işler olarak görülmektedir.

Ne yazık ki kadına gerici feodal bir perspektiften bakış ile birleşen çarpık ekonomik ilişkiler, mülksüz sınıfın kadınlarının toplumsal varlığını güçlendirmesinin önündeki en büyük engeldir. Dini gericilikle açıktan uzlaşmış emperyalist-kapitalist ilişkilerin AKP iktidarıyla birlikte, kadının istihdam içindeki yeri 2002'den bu yana iyice düştü. Şu süreçte çalışabilecek durumdaki kadınların sadece  ¼'ü iş alanında. Aslında bu oran 4-5 yıldır aynı seviyede kendini koruyor. Buna bakıp 'kadının istihdam içindeki düşüşüne karşı merkezi politikalar devreye giriyor' gibi bir anlam çıkarılmamalı. Çünkü buna dönük bir politika yok. Buna karşın ¼'lük oranın gerilememesini hayra yoranlar bile çıkmakta. Oysa istihdam oranının son yıllarda sabit bir seviyede kalışını sanırım toplumun farklı sosyal yapı, eğitim, kültür düzeyi ve farklı inançtan oluşuyor olmasının içinde aramak gerekir. Aksine merkezi iktidar politikası kadının toplumsal üretim içindeki yerini tamamen ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Dervişin üç çocuk fikri, kent kadınını eve kapatma zikriydi. Başbakan şehirlere yığılmış, aç kalmamak için yana yana ekmek peşinde koşan, taşeron pençesinde onurunu korumak için didinen yığınlara üç çocuk öğüdünde ısrarcı olduğu sonraki süreçte de kendini gösterdi.  Zaten kapı kapı dolaşan imam hatip mezunu din simsarı kadınlar, evdeki kadınlara "müminler ancak ana tarafından İslam'ın esaslara göre yetiştirdiği çocuklardan çıkar" inancını bu minval üzre yaymakta. İktidar politikası öyle ilerledi ve içselleşti ki, erkeğine ikinci eş isteyen, 'rızkını yaratanın vereceği' çoklu çocuk isteyen kadınlar türedi. Çalışmak isteyip de tek çocuğunu baktırabileceği bir sosyal olanaktan, kreşten yoksun kadınlar üç çocuk sahibi olduğunda sokak yüzü görebilir mi acaba?

Gerici iktidarın kadına yönelik bir diğer istihdamsızlaştırma politikası ise şu günlerde gündeme düşen, zorunlu eğitimin parçalara ayrılması hesabıdır.  Böyle bir uygulama sonucunun her şeyden önce kadınları olumsuz etkileyeceği açık bir gerçektir. Çünkü okullaşma oranı ve okullaşma seviyesinin yükselmesi kadının üretimde yer alma gücünü de geliştirmektedir. Onun için gerici faşist düzen özgür kadın kimliğini hedef almıştır. Kız ya da erkek, çocuklarımızı küçük yaşlarda inanç simsarlarının, ucuz emek avcılarının kucağına atıp karanlık bir dünyaya hapsedilmeleri amaçlanmaktadır. Dogmatik, yoz fikirlere belenen kadınların kafasında erkek egemen iktidar anlayış pekiştirilecektir. İslam dini de bunu öngörür.  Zaten em-küm eden yok! 24 Şubat 2012 tarihli Habertürk gazetesinde başı kapalı Nihal Bengisu Karaca AKP'ye bu konuda tercüman olmuş: "Ya başörtüsü ile okula gidilmesine çıngar çıkarmayacaksınız, ya da çocukları evlere çekip alacaklar" İstanbul Arnavutköy'de öğretmenlik yapan resim öğretmeni bir arkadaşım, "Benden bile iyi resim yapan özel yetenekli kız öğrenciler var. Ama ilkokuldan sonra okula gönderilmeyeceklerini söylüyorlar, üzülüyorum" demişti. Böylesi örneklerin çok sayıda olduğunu kestirebiliriz.  Tüm bunlar, kadın olarak toplumsal etkimizin gücünü gerek şu süreçte, gerekse de gelecek açısından irdelemek bakımından bize öngörü sağlamakta. Eğitim seviyesi yükselen kadının dar kalıpları zorladığını biliyoruz. Eğitimi geri düzeyde kalan kız çocuklarının başına örülen çoraplar ise hepimizin malumu... Feodal dini gericiliğin ortamında doğup yetişmiş kadınların, dini inancın kadına biçtiği rolü içselleştirmiş olmasından gayri kaygısı bulunmuyor. 2-3 yaşında, henüz su duruluğunda saf bir bebek olan kız çocuklarının dahi başlarının bağlanmasının izahına ise girmeye hiç gerek yok. Orası sözün bittiği bir nokta...

Geçim sıkıntısı içinde bir-iki çocukla pençeleşen kadınlar daha ne ki, çocuk yaşta evlendirilip 21 yaşında dört-beş çocuk doğurmuş olan kadınların haddi hesabı yok. Keşke elimizde rakamlar olsa da onlar bir dile gelse! Ama aynı toplumda, bu kadınlarla içice yaşıyoruz. Hatta çalışan hemcinslerine acıyorlar bile. "Hem çalışıp hem evin işlerini nasıl yapıyorlar" diye. Dolayısıyla küçük yaşta evlendirilip, yirmi yaşına geldiğinde bile çokça çocuğa boğulan kadınların kentlerin sokaklarına yalnız başına çıkma becerisi dahi olmazken, iş aramasının sözü bile edilemez.

İstihdam içindeki geriliğimiz bizlere toplumsal açıdan daha zayıf bir konum sunuyor. Eve kapanan kadın gerçeği -TÜİK'in rakamlarında 15 yaş üstü 20 milyon kadın evde- dışında, kendine yönelik sosyal ve hukuki eşitlik, özgür kimlik arayan kadın; egemen düzenin erkek şiddetiyle de ayrıca yüz yüze geldi. (Bir yandan eve kapanırken diğer yandan medeni haklarını kullanmaya başlaması çelişki gibi gelebilir. Ancak şiddetin nedeni olarak eve kapanmış olmayı geçerli ve tek neden olarak gösteremeyiz.) Son yıllarda kadın örgütlerinin mücadele gündemlerinin önemli bir bölümünü böylelikle kadına yönelik şiddet oluştururken, kadın örgütlerinin mücadelesinde şiddetin teşhirine ve geriletilmesine yönelik çaba önemli yer tuttu.

Şiddete maruz kalan kadınların yaşadığı şiddet olayının öncesindeki ilişkilerine baktığımızda mutsuz olan kadınların eşlerinden boşanmak istemeleri, boşanmış bulunmaları veya babalarının, erkek kardeşlerinin, sevgililerinin evlilik, iş gibi konulardaki dayatmalarına karşı çıkışlarından dolayı çoğunlukla ölümle sonuçlanan şiddete uğradıklarını görmekteyiz. Öyle ki kadına yönelik şiddeti; birbirinden kopuk olaylara bütünüyle bakıldığında, kadının kendini şu veya bu şekilde ifade etme girişimine karşılık patriarkal düzence engellenmesi olarak anlamlandırabiliriz.

Kadının özellikle cins ayrımcı politikalara karşı aktif olarak harekete geçmesi, her alanda söz ve karar sahibi olabilmesi için eğitim ve de üretim alanındaki yerinin güçlendirmesi önemlidir. Cins ayrımcı merkezi siyasal politikaya, tarihi gelenek-görenek alışkanlıklara, sınıf sömürüsüne karşı sokaktaki sesin çoğalması, kadın-erkek sömürülenler üzerindeki zorbalığa set çekilebilmesi için kadının ev dediğimiz bireye ait küçük dünyadan dışarı çıkması önemlidir.

Evet, toplam birçok nedenlerle kadınlar ev kıskacı içinde. Ayağı, eli, kafası ve gönlü bağlı kadınlarımızın. Toplumsal ilerlemenin belirleyici gücü kapitalist erkek egemen iktidarda. Kadın geleceği hakkında yeni politik tutum ve kararlar dışlayıcılığı pekiştirmeye doğru yol almakta. Varız demek; kadın-erkek el ele  savaşsız, sömürüsüz, eşit  özgür günlere  diyebilme şiarına  evden çıkmayı da eklemek gerek.