13 Mart 2012, Salı

Hukuk ve siyaset cenderesinde Rosenbergler

İBB Şehir Tiyatrolarında geçen ay sahneye konulan ve geçtiğimiz günlerde programdan kaldırılması büyük tartışmalar yaratan “Rosenbergler Ölmemeli” oyunu, hukuk ve siyaset cenderesine sıkıştırılmış adaletin can çekişen yüzünü anlatıyor

İBB Şehir Tiyatrolarında geçen ay sahneye konulan ve geçtiğimiz günlerde programdan kaldırılması büyük tartışmalar yaratan “Rosenbergler Ölmemeli” oyunu,  hukuk ve siyaset cenderesine sıkıştırılmış adaletin can çekişen yüzünü anlatıyor. Bu müthiş dramın, 60 yıl önce A.B.D. gibi, dönemin ve günümüzün kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak tanımlayan süper güçlerinden birinde yaşanan bir adalet trajedisini konu alması ironik olduğu kadar öğretici.  Anlatılan trajedi, evrensel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ulusal/uluslararası boyutuyla olduğu kadar, teorik boyutuyla da “hukuk” kavramı tartışmaya açıyor. Oyun, bu büyük yargılama efsanesine belgelerle, tanıklıklarla bakarken, tarihsel boyutuyla hukukun işgal ettiği yeri sorgulamamızı istiyor adeta. Bir yanda insan onurunun yüceltilişine tanıklık ederken, diğer yanda onurlu insanları değirmeninde acımasızca öğüten yargı mekanizmalarını işleten hukukun, siyasetle ve ideolojik hegemonya ile bütünleşerek adalete değil adaletsizliğe hizmet ettiğini izliyoruz.  Evet, belki de Socrates’ten Rosenbergler’e kadar koca bir trajedi, gözlerimizin önünde biteviye sahneleniyor yeryüzünün hemen her yerinde, asırlardan beri. Ve tesadüf müdür bilinmez, takvimler 1980 yılını gösterdiğinde, Türkiye’de çıkarılan ünlü 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uyarınca, “çalışmasında sakınca görülen kişi”  yaftası yiyerek İstanbul Şehir Tiyatrolarından kovulan oyunun yönetmeni Orhan Alkaya da bu insanlık trajedisinin oyuncularından biri belki.

Ethel ve Julius Rosenberg, 1950’lerde, A.B.D.’de, McCarthy’nin “cadi kazaninda” canlarını veren ilk Amerikan vatandaşlarıydı. SSCB adına casusluk yapmak ve nükleer silah sırlarını Sovyet ajanlarına vermekten Amerikan yargısı tarafından, haklarında gerçek tek bir kanıt olmadığı halde,  “suçlu” bulunup elektrikli sandalyede idam edilmişlerdi. 1953’deki idamlarından on yıllar sonra, verdiği ifadelerle idamlarda belirleyici olan Ethel’in kardeşi, mahkeme ile işbirliği yaparak karısını ve çocuklarını korumak için yalan söylediğini, Rosenbergler’e iftira ettiğini kabul ediyordu. Ethel’in hiçbir zaman casusluk yapmadığı, Julius’un ise casusluk yapmış olabileceği ama idamının sebebi olan nükleer sırları sızdırmakla kesinlikle ilgisi olmadığı ortaya çıktı. Çarpıcı bir biçimde, davanın ana konusun olan “atom bombasının” mucidi Einstein, ABD başkanına mektup yazarak Rosenbergler’in suçluluğunun ispat edilmediğini bildiriyordu o günlerde.

Toplumlar en basitinden en karmaşığına kadar kendilerini kurallarla düzenlerler. Başlangıç toplumları üzerine yapılan antropolojik çalışmalar, genelde siyaset ve hukuk dışı olduğu sanılan bu toplulukların da son derece katı ve şiddetli bir biçimde kurallara göre kendi kendilerini yönettiklerini ortaya koymuştur. Dolayısıyla, başlangıç topluluklarından bu yana tüm toplumlar hem siyasi hem hukuki nitelik taşırlar ve siyasetle hukukun özdeşliğini insanlık tarihinin ilk toplumsal yapılanmalarına dayandığını anlatırlar bize. Henüz devlet kavramı ortada yokken, siyasal iktidar kavramı insanlık tarihindeki yerini almıştır ve kendi hukukunu toplumlara asırlar önce dayatmıştır.  Modern devletin oluşumu ve mutlak monarşiden ulus devlete evrimiyle birlikte, hukuk, başkaları üzerinde buyurma hakkı olan kişinin/kişilerin, yani egemenin sözüdür son tahlilde. Hukukun iktidarı değil ama iktidarın hukuku belirlediği bu ilişki biçimi, devlet düzeninin derinliklerinde bugün de varlığını sürdürür. Oysa sözleşme teorisinden ve özellikle pozitif hukuk kuramlarından bu yana varsayılan, egemenin gücünü hukukun üstünden veya ötesinden değil, bizzat hukuktan aldığı yönündeydi. Bunun anlamı şuydu: hukuk egemene bağlı değil, egemen hukuka bağlıdır. Bu durumun aksine, güce dayalı egemenlik modeli ile hukuk karşısında istisna halinde deneyimlenen tarihsel süreç bu durumun tersine çevrildiğini gösterir bize. Oyunda, hukukun iktidara tabii oluşuna dair yargıcın şu sözler çarpıcı “Bu suçluların cezalandırılması sorunu, hukuk tarihinde benzeri görülmemiş bir dava olarak karşımıza çıkmaktadır. Yurdumuz bugün, gelmiş geçmiş savaşlara hiç benzemeyen bir ölüm kalım mücadelesine atılmış bulunuyor. Bunu herkese birer birer anlatmak çok güç. Bugünkü koşullar altında, yurdumuzun güvenliğinin her ne pahasına olursa olsun, sarsılmaması gerekir. Bu inancımı da elbet, vereceğim ceza ile kanıtlamak zorundayım” Bir bakıma, tektanrıcılığın dünyevi bir devamından başka bir şey olmayan modern devletin doğuşundan itibaren, hukuk düzeninin gücü, kurallarına uyulmadığı ya da kendisini belirleyen iktidar ilişkilerinin dışına çıkıldığında ortaya çıkabilecek sonuçlardan duyulan “korkunun” büyüklüğüne bağlıdır. İnsanlar, yaşam güvenceleri karşılığında, başka hiçbir konuda fikirlerinin sorulmaması riskini göze alıp, korkuyla boyun eğecekleri bir hukuk düzenini kendi elleriyle yaratarak gönüllü köleliklerine razı olurlar. Oyunda, McCarty’nin  bir mitingte kitlelere hep bir ağızdan okuttuğu şu şiir korkunun insanları nasıl histerik köleler haline gelebileceğini anlatıyor: KALABALIK: Rosenbergler kızaracak / Elektrikli sandalyede /Yoksa kırk dokuz yıldızlı sancak /Sere serpe dalgalanmayacak /(Alkışlar ve Amerikan askeri marşı çalınır.)

Başlangıçta, insan yaratısı olan devletin niteliğine bağlı olarak, koyduğu kurallara hukuki niteliğini veren, tabiata gönderme yapılarak açıklanan insan duygularıdır. Yaratının korku salan gücünün kaynağı, yaratıcısının korkunun güdümündeki tabiatıdır. Belki de, toplum ve hukuk varsa, bunun temelinde, insan tabiatının temel yasası olan  “korku” yatar ve bu bir meşrulaştırma aracı olarak sürekli yeniden üretilerek toplumun ve hukukun devamlılığı sağlanır da denilebilir. 1950’lilerin ilk yarısında, Mc Carthyciliğin hakim olduğu dönemde, Amerikan toplumunda daha önceden yerleştirilmiş korkuların üzerine komünizm düşmanlığı ve tehlikesi inşa edilerek korku toplumu oluşturulmuştu. Oyunda, McCarty’nn “Evet, gözümüz açıldı artık. Özgür dünya büyük bir tehlikeyle karşı karşıya. İyiyle kötünün savaşı başladı artık. Kötünün ne olduğunu hepimiz biliyoruz: Uluslararası komünizm! Amerikalılar, göreviniz bellidir: Komünist ajanları ve onların yardakçıları bizim aramıza kadar sızmış bulunuyor. İşte onları açığa çıkarıp zararsız hale getirmek, ezmek için bu amansız savaşı açmış bulunuyorum.” derken anlattığı tam da budur: Korku üzerinden kitlesel meşruiyet ve sindirme, dün komünizm tehlikesi ile bugün ise medeniyetler çatışması gibi yeni kavramlarla devam ediyor. Ulusal /uluslararası hukuk bu korku ve tehditlerle biçimlendirilirken, nedense, “özgür dünyanın” düşmanları tükenmek bilmiyor!

Doğa durumunda egemen erk, hukuku kurucu gücün hizmetinde sunarken “korku siyasetini” kullanarak düzeni ve güvenliği gerekçe gösteriyordu. Modern çağda gelinen nokta, egemen erk’in kendi temelini unutmadığını kanıtlarcasına güvenlik ve asayişin tehlikede oluşunu gerekçe göstererek kazanılan hakları dilediğinde geri almak istemektedir. Yakın tarihte yaşanan “faşizm süreçleri” bunun en önemli kanıtıdır. Julius’un repliği özetliyor bu durumu: “Nazizmin temelini oluşturan, Goebbels'in propaganda tekniğidir. Yani ‘Gerçek yoktur, iddia vardır. Bir yalanı ne kadar tekrar ederseniz o kadar çok inananı olur! Yalan dolan, zulüm, toplu kıyım ve bütün muhalefetin, sosyalistlerin, işçi sendikalarının ve demokratların  ortadan kaldırılması… Bugün ülkemizde, bu eğilim başlangıç evrelerini yaşıyor. Komünistlerin ve komünistlikle suçlananların baskı altına alınmasıyla korku yaratılmak isteniyor”.

Hukuk, özünde siyasal kaynaktan bağımsız değildir. Hukukun özde siyaset olmasının en kesin kanıtını iktidar erki olan ilişkisidir. Hukukun siyasete olan açık ve içkin yapısında, hukuksal olgu her an yinelenebilen, dönemsel tercihlere göre değiştirilebilen bir siyasal olguya dönüşmektedir. Oyunda, Julius ile avukatı arasındaki diyaloğa kulak verelim: JULIUS: Ben barış için, özgürlük için mücadele ettim. Amerika'da düşünce özgürlüğü yok mu artık? AVUKAT: Var... Anayasa’da. Ama Kore savaşından bu yana... Cadı avı aldı yürüdü, Bay Rosenberg, ciddi bir şekilde aldı yürüdü.  JULIUS: Senatör McCarthy ile aynı fikirde olmayan her Amerikalı yurttaşın tutuklanabileceğini söylemek istemiyorsunuz herhalde.  AVUKAT: “Kuramsal” olarak hayır, Bay Rosenberg.

Dolayısıyla, hukuk, belirli bir siyasetin düzenlenmesi ve yerleştirilmesi sürecinde bir araç olarak ortaya çıkmakta. Böylesi bir siyasetin hukuktan beklentisi ise, bireysel - toplumsal adaletin “izin verilen sınırlarda” dağıtılmasını sağlamaktır. Bu sınırlara hapsedilen yargı sistemi, kendisine gösterilen hedefleri yok etmek için sınır tanımayacaktır. En temel evrensel hukuk kurallarını çiğneyerek, yasalarla tanımlanan “suçları” cezalandırmak yerine siyasal iktidarın yok edilmesini istediği fikirleri kanıt aramaksızın, kurulan önyargılarla mahkum etmekten geri durmayacaktır. Oyunda şu repliklerle hukukun bu sınırlandırılmışlığı anlatılıyor: YARGIÇ: Komünist fikirlerin, Julius ve Ethel Rosenberg'in bütün sözlerini ne dereceye kadar etkilediği, Sayın Jüri üyelerinin gözünden kaçmamıştır, herhalde! Komünist olduklarını inkâr etmelerine rağmen, her fırsatta öyle olduklarını ispat ediyorlar! Böylelikle aynı zamanda, suçlarını da ispat etmiş oluyorlar!  JULIUS: Hayır, Sayın Yargıç, ne yazık ki, hayır. Amerika'daki bütün ilericilerin yabancı devlet ajanı olması, bazı kimselerin ne kadar işine gelirdi, değil mi? Bir sosyalist mutlaka suçludur! Öyle değil mi? Yanlış Sayın Yargıç, çünkü ben sosyalistim… ve suçsuzum!

Hukuk; siyasal iktidar ve toplumsal rızanın kesiştiği meşruiyet alanıdır. Çünkü siyasal iktidarın amaçları ve eylemlerinin nitelikleri sorunu, aynı zamanda siyasal iktidarın kendisini ve eylemlerini topluma kabul ettirme sorunudur. Bir meşruiyet kaynağı aramayan, düzenleyici ya da uygulayıcı gücünü bir ‘yasa’ya bağlı kılmayan siyasi iktidar var olamaz. Siyasal iktidar kaynaklı ilkeselliğe bürünmüş hukukun, siyasal iktidarın çıkarlarının öncelenmesi araçsallığı nedeniyle toplumsal itaatin saygı ve kabulünden uzaklaşarak kabul ve rıza yerine dayatma ve zorlamanın; eşitlik, özgürlük ve adalet yerine disiplin, güvenlik ve düzenin aracı olması kaçınılmazdır. Hukuk, Bastiat’ın ifadesiyle, “kendi kendisini yok etmeye muktedirdir.” Bastiat’a göre bu bir bozulma ile hukuk, kendisinden korumasının beklediğimiz “adaleti yok etmeye”, saygılı olması gereken hakları da sınırlamaya, hatta tahrip etmeye yöneltilmiştir. Oyunda, Rosenbergler’in avukatının savunmasının finali bu duruma işaret eder: “ Neresinden tutarsanız tutun, suçlamaların ayakta duramayacak kadar zayıf olduğu, tıpkı kumdan kaleler gibi dağılıp gittiği görülüyor. Rosenberglerin komünist oldukları bile kanıtlanamamıştır! Sayın Jüri üyeleri, bu dava, en basit hukuk kuralları bile hiçe sayılarak yürütüldü. Sözlerime son verirken, talep edilen bu cezanın tek nedeninin bugün, yani 1951 yılında, yurdumuzda hüküm süren siyasal hava olduğunu belirtmek isterim.”                                                                  “Siyasallaşan yargı” !? Ne kifayetsiz bir kavram!... Yargı, tarihin sahnesinde her daim siyasete içkin bir kavram olarak dururken başucumuzda… Ve Ethel, elektrikli sandalyeye gönderilmeden hemen önce, kendilerinin gerçekte hukukun ya da yargı sisteminin adaletsizliğinin değil, bunları belirleyen siyasetin kurbanları olduklarını haykırırken son repliğinde avukatına, ne güzel anlatır bize olan biteni:  “‘Amerikan faşizminin kurbanları olduğumuzu dünyaya ilan etmenizi istiyorum”.

Rosenbergler’den binlerce yıl önce, Yunan Felsefesi’nin kurucularından ve en önemli figürlerinden olan Sokrates, M.Ö. 399 yılında ölüme mahkum edildiğinde kendisine yöneltilen suçlama “gençleri baştan çıkartmak ve kentin tanrılarına inanmayıp yeni tanrılar icat etmek” idi. Felsefesi asırlara damga vurmuş ve adı bugüne kadar yaşamış olan “felsefenin babası”na atılı suç, gerçekte hiçbir kanıta dayanmayan, politik bir davanın dinsel bir kılıf altında saklanma çabasından başka bir şey değildi. Zira, yerleşik düzene ve onun insanları köleleştiren yasalarına karşı isyan bayrağı açan, hiçbir otoriteye inanmayan, devleti geleneğin istikrarından yoksun kılan bir adam izlenimi bırakan Socrates’in uğruna öldüğü değerlerin, onun maddi refah ve zenginliğe olan kayıtsızlığının, arzu ve tutkulardan bağımsızlığının Atina’nın mevcut siyasal, sosyal ve ekonomik yapısı için somut bir eleştiri ve hatta giderek bir ”tehlike” olduğu açıktı. Rosenbergler’in hikayesine ne kadar benziyor değil mi ?

İdealleri uğruna ölüme güle oynaya yürüyen ve son anına kadar fikirlerini cesurca savunan Yunan felsefesinin babası Socrates, Savunması’nda şöyle seslenir yargıçlara: “Size karşı ya da bir başka kamutaya yiğitçe karşı koyan, devletteki haksızlıkları, yolsuzlukları, eğrilikleri önlemek isteyen bir kimse, canını kurtaramamıştır daha.” Sanki o günden insanlığın binlerce yıllık geleceğine seslenir bilge Socrates…

Bugün, yargılayıcıları silinip gitmişken hafızalardan, Socrates’ler, Rosenbergler onurlarıyla, idealleriyle yaşamaya devam ediyorlar hala...”Güç”, iktidar olmakta, yargıya hükmetmekte değil, tarihe ve insanlığa damga vurabilmekte saklıdır belki de…Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şu dizelerinde anlattığı gibi: “Savcı nedir düşündün mü?/ Bıçakları uçlu kılan?/ Bir eski hak alınmamış, bir dere kan sorulmamış/ Şunun bunun alın teri/ Alınları taçlı kılan / Savcı nedir düşündün mü?/ Yazıları suçlu kılan?/ Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı / Ama nedir çağlar üzre / beni senden güçlü kılan?

YAVUZ PAK - Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku

Kaynakça:

1-     Fikir Mimarları Dizisi 8:Sokrates.  Say Yayınları, İstanbul, 2011

2-     Akal, Cemal Bali, Ergün Reyda. Kimlik Bedenin Hapishanesidir, İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları,  2011

3-     Çetin, Halis. Egemenlik ve Hukuk İlişkisi Üzerine, C.Ü. İktisadi İdari Bilimler Degisi,  cilt:3, sayı:2, 2002

4-     Taşçıer, Feysel. Hukukun Siyasal Kaynağı Olarak Egemenliğin İki Yüzü, Felsefe ve Sosyal Bil. Dergisi, sayı 7, 2009

5-      Pak, Yavuz. Hegemonyanın Vazgeçilmez Silahı: Korku Siyaseti, Birikim Dergisi, sayı 228, 2008.