25 Aralık 2012, Salı

Başka bir üniversite mümkün

NURETTİN ALDEMİR nuridemir26@mynet.com

'Geleneği yaşatan ODTÜ'lü

öğrencilere ithafımdır'

Bugünlerde ülkemizde üniversiteler (yükseköğretim) YÖK'ün dolaşıma soktuğu Yükseköğretim Kanunu Taslağı nedeniyle yeniden ve yaygın şekilde tartışma konusudur. Tüm zamanlarda tartışılan; her yıl 6 Kasım'ı içine alan haftalarda demokrat-devrimci-yurtsever-sosyalist öğrencilerin protesto ettiği fakat üniversite yönetimleri, ırkçı-faşist-muhafazakâr işbirlikçiler ve polis tarafından susturulmak istendikleri üniversite gerçeğimizden söz ediyorum.

12 Eylül 1980 darbesi öncesi yıllarda sınırlı ölçüde de olsa özerk, demokratik üniversiteden bahsedilebilir. O yıllarda üniversiteler önemli ölçüde demokratik örgütlenmelerin merkezlerindendi. Kısmen akademik kadronun daha çok da örgütlü öğrenci gençliğin üniversitelerden kalkarak ülke gündemine müdahalesi; yürüttüğü antifaşist - sınıf mücadelesi egemenleri çileden çıkarmaktaydı. Gençliğe yönelik özellikle de öğrenci gençliğe yönelik özel önlemler geliştirme arzusu tüm hükümetler için önceliklerden birisi oldu. 12 Eylül darbecileri de fazlasıyla aynı fikirdeydi.

YÖK'ÜN DOĞUŞU

Darbenin ilk saatlerinden itibaren üniversiteler tüm anti demokratik karar ve uygulamalarla disipline edilmek istendi. Düşünen, sorgulayan muhalif akademisyenler türlü bahanelerle üniversitelerden uzaklaştırıldı. Aynı şekilde gözaltı ve tutuklamalarla, disiplin uygulamalarıyla binlerce öğrencinin üniversiteye devam etmeleri engellendi. Bunlar yaşanırken/yaşatılırken darbe sonrası yılları da sistemin bekasını için güvence altına alacak yasal düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemelerin temeli 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'dur.  Kanun aynı zamanda YÖK kısaltmasıyla dillere pelesenk olan Yükseköğretim Kurulu'nu yaratmıştır.

YÖK 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren TSK'nın ve sivil görünümlü yandaşlarının darbe sonrası Türkiye'yi şekillendirmek için yarattıkları kurumlarından birisidir. Gençliği ve gençlik üzerinden ülkenin geleceğini şekillendirmedeki etkisi bakımından belki de en önemli kurumudur. MGK tarafından İhsan Doğramacıya sipariş edilen Yükseköğretim Kanunu, 27 Ekim 1981- 4 Aralık 1983 tarihleri arasında görevlendirilmiş 12 Eylül Anayasası'nı yapan -kurucu meclis işlevi gören- Danışma Meclisi'nin 2547 sayı ile 4 Kasım 1981 tarihinde kabul ettiği kanundur.

Darbe işbirlikçiliğinde sınır tanımayan Doğramacı ilk YÖK başkanı oldu. Bu görevi 10 Aralık 1981 - 10 Temmuz 1992  tarihleri arasında yürüttü. 2547 sayılı kanun, darbe hukukunu, darbenin temel hak ve özgürlüklere yönelik yasaklarını üniversiteye taşıyan en önemli araçtır. Yasa kapsamında -lüzumu halinde yasaya uymasına bile gerek duyulmadan- çok sayıda akademisyen üniversiteden atıldı; bir üst akademik unvana ve kadroya terfi etmesi gerekenlerin terfileri engellendi; kılık kıyafete, sakala-bıyığa müdahale edildi. Üniversite yerleşkeleri asker ve polis timlerinin üssü haline getirildi.  Türkiye'nin ilk vakıf üniversitesi 20 Ekim 1984 tarihinde (Bilkent) kuruldu. İlk mütevelli heyeti başkanı olan Doğramacı kurduğu özel üniversitedeki paralı eğitim uygulamasını devlet üniversitelerine taşıdı. Parasız eğitim talebiyle karşı çıkılan 'eğitim harçları' Doğramacı'lı YÖK'ün icraatıdır.

Yükseköğretim Kanunu zaman içinde hükümetlerin keyfiyetine göre bazı değişikliklere uğratılmış; bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış olsa da özünden bir şey kaybetmeden yükseköğretime ve yükseköğretim üzerinden topluma yön vermeye devam etti. AKP Hükümeti, iktidarını önemli ölçüde pekiştirdikten sonra üniversiteleri - yükseköğretimi yasal ve kurumsal değişikliklerle yeniden yapılandırmak istiyor. Elbette hizmetine amade olduğu uluslar arası sermaye ve yerli işbirlikçilerinin ihtiyaçlarına uygun olarak ve darbe hukuku içeriğine dokunmadan. Bunu yaparken de toplumsal meşruiyetini çoktan yitirmiş YÖK'e yeniden meşruiyet kazandırmayı hedefliyor.

YÜKSEKÖĞRETİMİ YENİDEN YAPILANDIRMA SÜRECİ

YÖK tarafından işletilen sürecin kamuoyuna ilk yansıması Mart 2011 tarihinde yapılan açıklama ile olmuştur. Yükseköğretim Kurulu hazırladığı yasa taslağını Mart 2011'de kamuoyuna ilan ettiği 'Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılmasına Dair Açıklama'ya dayandırmaktadır ki bu nedenle bu açıklamanın içeriği önemlidir. YÖK açıklamasında niyetini gizlemiyor. 'Türkiye'de üniversite reformu çalışmaları Yükseköğretim Kurulu'nun tarihinden daha eskilere uzanır.' diyerek 12 Eylül kurumu olan YÖK'ü kurulduğu an itibariyle üniversite reformu olarak görüyor.

'...pek çok alanda olduğu gibi yükseköğretim de bütün dünyada küreselleşen bir yapıya bürünmektedir. Bu bağlamda Türkiye'nin de dâhil olduğu; Avrupa yüksek öğretim alanını da aşan, akademide evrensel ilkeleri gerçekleştirme arayışları kadar Avrupa yüksek öğretiminde yaşanılan sorunların da bir sonucu olan Bologna süreci burada hatırlanmalıdır.'

ifadeleriyle de biz üniversiteleri-yükseköğretimi küresel sermayenin ihtiyacına uygun olarak yeniden yapılandıracağız diyor ve zaten bu amaçla Bologna sürecine dâhil olduğumuzu unutmayın tembihinde bulunuyor. Devamında da yeniden yapılandırmanın amaç ve ilkelerini piyasa ekonomisinin kavramlarıyla 'Çeşitlilik / Kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik /  Performans değerlendirmesi ve rekabet / Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı / Kalite güvencesi' olarak sıralıyor. Kısmet olur mu bilinmez ama niyet bu kadar açıktır.

Açıklamanın üzerinden yaklaşık on sekiz ay geçtikten sonra süreç Eylül 2012 tarihli bir metinle yeni bir evreye taşındı. Üniversitelere de gönderilen metin üzerinden öğretim üyelerinden sınırlı bir zaman içinde değerlendirmeler istendi. İlerde eleştiri konusu olursa biz akademik kadronun görüşünü aldık demek için. Bu arada aynı metin aralarında Ensar Vakfı, Birlik Vakfı gibi dinsel patentli vakıflarla bazı düşünce ve sermaye kuruluşlarının da aralarında bulunduğu ilgisiz 83 kuruma STK kisvesiyle gönderilerek düşünceleri istendi. Nihayet Kasım 2012'de Yükseköğretim Kanun Taslağı ilan edildi.

TASLAK AKP'NİN SİPARİŞİDİR

Öncelikle belirtmek gerekir ki YÖK kanun taslağı hazırlayamaz. Buna yetkisi yoktur. Ancak ve ancak taslağın taslağını hazırlayabilir. Hazırladığı taslağın taslağını Hükümete veya grubu bulunan ve yeterli imzayı bulabilecek bir muhalefet partisine verir. TBMM komisyonlarında görüşüldükten sonra meclis genel kuruluna geldiği haliyle taslak olur; kabul edilirse kanun sayılır. İlgili olan herkesin bilebileceği bu prosedürü YÖK üyeleri, hukukçuları bilmez mi? Bilirse kimse bir şey demez mi? Elbette bilir ama bir şey demek gereksizdir. Çünkü hazırlanan metin AKP'nin sipariş ettiği metnin ta kendisidir.

Taslakta mevcut Anaysa ile çelişen maddeler ve ifadeler bulunmaktadır. Yürürlükteki hukuka göre kim olursa olsun Anayasa'ya aykırı bir kanun taslağı hazırlayamaz. Anayasa ile çelişen bir kanuna ihtiyaç varsa önce Anayasal engeli kaldırmak için Anayasa'da gereken tadilat yapılır sonra kanun taslağı hazırlanır. Bunun böyle olduğunun ikrarına taslağın içinde not olarak yer verilmiştir:

'Ülkemiz yükseköğretim sistemini yeniden yapılandırmak amacıyla Yükseköğretim Genel Kurulu tarafından üzerinde çalışılan ve kamuoyunun tartışmasına sunulan kanun taslağı önerisi oluşturulurken ideal olanın ülkemize kazandırılması hedeflenmiş, tartışmaların zenginliğini sağlayabilmek için önerilen düzenlemelerin mevcut anayasamıza uygunluğu sorgulanmamıştır. Ayrıca bu aşamada metnin yürürlükteki diğer yasal düzenlemelerle irtibatı ve bütünlüğü sağlanmamış, geçiş dönemine ilişkin hükümler de düzenlenmemiştir. Bu çalışmalar, kamuoyundan gelecek değerli eleştiri ve katkılarla metne son hali verilirken tamamlanacaktır.'

Anlaşılmayacak bir şey yoktur. AKP hükümeti YÖK'e talimatla taslak hazırlatmıştır. AKP, ilgililere siz merak etmeyin biz çelişen içeriğe ilişkin ne gerekiyorsa yaparız; icabında Anayasa'yı ve diğer yasaları da değiştiririz; siz rahat olun demiştir. Taslağı hazırlayanlar, düştükleri notla yaptıkları işin farkında olduklarını ima ederken bir yandan da taslağı talimatla hazırladıklarını ikrar etmişlerdir.

TASLAK İDARİ VE MALİ ÖZERKLİĞE KARŞIDIR

Taslak, yükseköğretim kurumlarının tepesine; sistemi koordine etmek, planlamak, düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemekle görevli Türkiye Yükseköğretim Kurulu tarif ediyor. Bu kurulun idari ve mali yönden özerk olacağı varsayılıyor. Kurulun organları, 'Genel Kurul, Yürütme Kurulu ve Başkanlık' olarak sıralanıyor.

Genel Kurul en üst karar organı kabul ediliyor. Başkan dâhil toplam 21 üyeden oluşuyor. Üyelerden beşi, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında TBMM, beşi Cumhurbaşkanı; beşi üst düzey kamu görevlileri veya profesör unvanına sahip öğretim üyeleri arasından Bakanlar Kurulu, altısı kendi üyesi olmayan profesörler arasından Rektörler Kurulu tarafından seçilecektir. Bu hesapla -mevcut siyasi yapıya göre- TBMM, cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu tarafından 13, Rektörler Kurulu tarafından seçilebilecek en az 3 kişi ile toplam16 kişi doğrudan AKP kadrosu olacaktır.

Yürütme Kurulu başkan ve başkan vekilleri dâhil 9 üyeden oluşacaktır. Dokuz kişinin üçü mutlaka TBMM, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'nun seçtiği üyelerden; diğer altı kişi de Rektörler Kurulu kontenjanlarından, Genel Kurul tarafından seçilecektir. Yürütme kurulu başkanını da dokuz kişi içinden cumhurbaşkanı atayacak; iki başkan vekili ise genel kurul tarafından seçilecektir.

Kendi organlarında görev alacakların çoğunluğunu siyasi iktidara seçtirecek Türkiye Yükseköğretim Kurulu her şeye rağmen kendini idari olarak özerk sayacak; inanmayanlara da herhalde metindeki 'özerk' ifadesini gösterecektir.

Rektörler Kurulu, yükseköğretim kurumlarının rektörlerinden oluşacaktır. Rektörler Kurulu kendi üyeleri arasından iki yıl için bir başkan ve iki başkan yardımcısı seçecektir. Kurulun başkan ve yardımcılarını seçiyor olması bir demokrasi çağrıştırsa da rektör belirlenmesindeki yöntem bu kurulun da antidemokratik yollarla oluşturulacağını garanti ediyor.

Üniversite Konseyi oluşturabilmek için her şeyden önce bir üniversitenin 'en az on yıldan beri eğitim-öğretim faaliyetini sürdürüyor; son beş yıl içinde bütçesinin, Türkiye Yükseköğretim Kurulu'nca belirlenen miktarını kendi öz gelirlerinden elde ediyor olması' zorunludur. 2008 yılında alınan yeni üniversitelerin kurulması kanunuyla Türkiye'nin her ilinde en az bir üniversite vardır. Mevcut üniversitelerin ezici çoğunluğu son on yıl içinde kurulduğundan; on yılını doldurmuş üniversiteler içinden de kurulun belirleyeceği geliri kendi imkânlarıyla elde edemeyenler konsey oluşturamayacaktır.

Özetle sadece on yılını doldurmuş ve ticari işletme haline gelebilmiş; para kazanan üniversitelere konsey kurma hakkı tanınmaktadır. Taslakta geçen mali özerkliğin gerçek anlamı da budur. Mali özerklik demek taslağı hazırlayanlar ve sipariş edenlerce ticari şirket haline gelmek demektir.

Rektör ataması, konseyi olan ve olmayan üniversitelerde özü itibariyle aynı olsa da şeklen farklılık göstermektedir. Konseyi olan üniversitelerde Rektör Adaylarını Belirleme Komisyonu kurulması gerekiyor.

Rektör Adaylarını Belirleme Komisyonu, Genel Kurul tarafından belirlenen bir Türkiye Yükseköğretim Kurulu üyesi başkanlığında, üniversitenin öğretim üyeleri arasından iki; ilgili üniversite senatosunca, farklı fakülte öğretim üyeleri arasından seçilen üç; ildeki en çok gelir vergisi ödeyen gerçek kişiler, tüzel kişiler veya üniversiteye en çok bağışta bulunanlar arasından seçeceği bir kişi olmak üzere toplam 7 kişiden oluşuyor. Öğrenciler ve akademik kadro dışındaki çalışanlar elbette yok sayılıyor.

Rektör ataması süreci Türkiye Yükseköğretim Kurulu'nun rektörlüğe başvuru şartlarını ilan etmesiyle başlıyor. Şartlara uyan başvuru sahibi profesörler arasından Rektör Adaylarını Belirleme Komisyonu üç aday belirliyor; belirlenen adaylar arasından birisi Türkiye Yükseköğretim Kurulu veya Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanıyor. Üniversite konseyi bulunmayan üniversitelerde ise kadrolu öğretim üyelerinin katılacağı seçimde en çok oyu alan iki aday belirleniyor; bu iki aday arasından yine birisi Türkiye Yükseköğretim Kurulu veya Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanıyor.

Dekan atanabilmede ikili bir uygulama getiriliyor. Bir fakültede kadrolu öğretim üyelerince yapılan seçimde en fazla oy alan profesör unvanına sahip öğretim üyesi üç yıl süreyle üniversite yönetim kurulunca; üniversite konseyi olan üniversitelerde ise, konsey başkanı tarafından dekan olarak atanıyor. Kadrolu profesör sayısı üç ve daha az olan veya en fazla on öğretim üyesi bulunan fakültelerde dekan, seçim yöntemine başvurulmadan doğrudan üniversite yönetim kurulu, üniversite konseyi bulunan üniversitelerde ise konsey başkanı tarafından atanıyor. Özel/vakıf üniversiteleri için dekan atama yetkisi doğrudan rektöre verilmektedir.

Görüleceği üzere atama sistemi yukarıdan aşağıya devam etmektedir. Atama sisteminin idari yapılanmasının esasını teşkil ettiği bir üniversite sisteminin demokratikliğinden idari-mali özerkliğinden bahsedebilmek için ya zekâ yetmezliği içinde olmak ya da iktidar kuklası olmak gerekir.

TASLAK İŞ GÜVENCESİNİ ORTADAN KALDIRIYOR; BİLİMSEL ÖZERKLİĞİ TEHDİT EDİYOR; ÜNİVERSİTEYİ ŞİRKETLEŞTİRİYOR

Üniversite konseylerine sözleşmeli öğretim elemanı alma; onlara ödenecek ücretleri belirleme ve mevcut öğretim elemanlarını sözleşmeli statüye geçirme yetkisi verilmektedir. Mevcut öğretim elemanlarının sözleşmeli statüye geçmeleri 'kendi istekleri ve üniversite konseyinin uygun görmesine' bırakılıyorsa da daha çok piyasalaşan ve şirketleşen bir üniversite sisteminde sözleşmeli statünün yaygınlaştırılması temel hedeflerden birisidir. On yıllardır pek çok sektörde olduğu gibi üniversitelerde kadroludan ziyade sözleşmeli çalışan öncelikli tercih olacaktır.

Sözleşmeli çalışanlara üniversite konseyi tarafından belirlenen taban ve tavan ücreti arasında bir ücret takdir edilecektir. Bu aynı statüde olanlar arasında ücret farklığı demektir. Üniversite yönetiminin,  Türkiye Yükseköğretim Kurulu'nun, siyasi iktidarın tercihlerine göre şekillenenler; söz dinleyenler ücret skalasında ödüllendirilirken; muhalif kimliğe sahip olanlar; idari-mali-bilimsel özerklik peşinde koşanlar cezalandırılacaktır.

Sözleşmede öğretim elemanından beklenen faaliyetler ve buna karşılık yapılacak ücret ödemesi ve diğer ödemeler yer alacak; sözleşmeler iki yılda bir yeniden değerlendirilecektir. Sözleşmesi sona erenlerle tekrar sözleşme yapılıp yapılmayacağına, üniversite konseyi karar verecektir. Sözleşmeli öğretim elemanlarına aynı statüdeki kadrolu çalışanlardan fazla ücret verildiğinde aradaki fark üniversitenin devletten aldığı ödenekten değil; üniversitenin öz gelirlerinden karşılanacaktır. Bunun anlamı şudur: Piyasayla iş yapan, üniversiteye para kazandıran akademisyenlere kazandırdıklarının bir kısmı sözleşme kapsamında performans geliri olarak verilecektir. Bu yolla üniversitenin piyasalaşması hızlandırılacak aynı zamanda piyasa koşullarına ayak uyduran akademisyen profili de teşvik edilecektir.

Üniversitelerde araştırma yapmanın amaçları arasında ekonomiye katkı da yer almaktadır. Bu amaçla 'araştırma fonları' oluşturulacaktır. Bilimsel araştırmanın temel amacı ekonomiye katkı sağlamak olduğunda ekonomik değer-gelir elde etmeye elverişli araştırmalara izin verilmesi her zaman öncelikli olacaktır. Zaman içinde tüm üniversitelerin öz gelirleri ile varlıklarını sürdürmelerine hizmet edecek olan bu anlayış bilimsel özerkliğin de düşmanıdır.

Üniversitelerin gelir kaynakları arasında 'öğrenci katkı payları ve öğrenim ücretleri; döner sermaye işletmelerinden aktarılacak tutarlar; bağış, yardım ve diğer gelirler' maddeleri de bulunmaktadır. Bu maddelerin varlığı üniversitelerin mali yapılanmasına ilişkin yeterince fikir vermektedir. Öğrenci katkı payları ve ücretleri birinci -ikinci öğretim, açık öğretim - uzaktan öğretim ayrımı yapılmadan her öğrenciden alınacaktır.

Anonim şirket üzerinden özel üniversite açabilmek kolaylaştırılıyor. Genel bütçeye dâhil kamu kurum ve kuruluşlarına tanınan malî muafiyetler, istisnalar ve diğer mali kolaylık vakıf ve şirket üniversitelerine de sağlanıyor.

Taslak kapsamında planlandığı aşikar olan uygulamalar sermaye piyasasının kavramlarıyla belirtirsek; performans değerlendirmesini ve rekabeti yaygınlaştıracak; örgütlü ilişkileri ve dayanışmayı ciddi şekilde zaafa uğratacak; böylece AKP'nin ve piyasacı anlayışların hayalini kurduğu üniversite sistemi istenildiği şekliyle yapılandırılmış olacaktır.

TASLAKTA ÖĞRENCİNİN ADI VAR KENDİ YOK

Taslakta öğrenci konseylerinin varlığı korunuyor. Her üniversite için bir öğrenci konseyi, tüm üniversitelerin öğrenci konseyi başkanlarından oluşan bir Türkiye Yükseköğretim Öğrenci Konseyi tanımlanıyor. Konseylerin amacı  'her düzeyde sunulan hizmetler ile eğitim-öğretimin ortam ve şartlarının iyileştirilmesi, üniversitelerde öğrencilere yönelik olarak yaşam kalitesinin artırılması, öğrencilerin mezuniyet sonrası döneme hazırlanması ve yükseköğretim kurumlarının karar süreçlerine öğrencilerin katkılarının sağlanması için rektörlüğe önerilerde bulunmak' olarak yer alıyor.

Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya hiçbir karar organında yer verilmeyen öğrencilere, işlevi sadece rektörlüklere öneride bulunmak olan konseyler bahşediliyor. Öğrenciler karar organlarına dâhil edilmeden;  hariçten rektörlüğe önerilerde bulunabilecekler. Üstelik önerilerde bulunabilecekleri konular da sınırlı. Öneri konuları 'öğrenciye sunulan hizmetler, eğitim ortam ve şartları, üniversite içindeki yaşam kalitesi, mezuniyet sonrası döneme hazırlanma' ile sınırlıdır. Öğrencilerin eğitimin niteliğine, eğitim programlarına, eğitim yönetimine, disiplin konularına ilişkin öneri düzeyinde dahi söz söylemeleri gereksiz görülmektedir.

Öğrenciler kantinde çayın demine, derslikteki tahtanın niteliğine, üniversite içindeki restorana yönelik önerilerde bulunabilecek; ancak üniversitede bulunma nedeni olan eğitimle ilgili önerilerde bulunamayacaktır. Bulunmaya kalkarsa da icabına bakılacaktır. Öneride bulunulabilecek konulardan birisi olan 'mezuniyet sonrası döneme hazırlanma' dan ne kastedildiğini de anlayan beri gelsin. Mezuniyet sonrası en önemli kaygı işsiz kalma olduğuna göre; kastedilen herhalde başa gelmeden işsiz kalma ihtimaline peşinen öğrencinin kendini alıştırması olabilir.

Taslakta öğrencilerin 'öğrenim gördükleri yükseköğretim kurumlarındaki geçici işlerde kısmî zamanlı olarak çalıştırılabileceği' hükmediliyor; ancak sosyal güvenlik ve ücret haklarını gasp etmek için işçi oldukları kabul edilmiyorlar.  Ucuz işgücü olarak kısmi zamanlı istihdam edilecek öğrencilere, bir saatlik çalışma karşılığı olarak verilecek ücretin 4857 sayılı İş Kanunu gereğince 16 yaşından büyük işçiler için belirlenmiş olan günlük brüt asgari ücretin dörtte birinden fazla olamayacağı belirtiliyor.

Bu arada hakkını teslim etmek gerekir ki öğrencilere vakıf veya özel üniversiteye gitmeleri için rüşvet teklif ediliyor. Önceden sadece devlet üniversitelerinde okuyan öğrencilere verilebilen; geri ödemesi olmayan burs, taslağa göre özel ve vakıf üniversitelerinde okuyacak öğrencilere de verilebilecektir. Bunun adına, özel ve vakıf üniversitelerinin yeterli öğrenci bulamama riskini azaltmak için dağıtılacak devlet rüşveti denir.

TASLAK İNSAN HAKLARINA SINIRLAMA GETİRİYOR

Taslakta öğretim elemanları ve öğrencilerin siyasi partilere üye olabilecekleri belirtilirken; alacakları görevler sınırlandırılıyor. Öğretim elemanlarının siyasi partilerde alabileceği görevler 'merkez organları ile bunlara bağlı araştırma ve danışma birimleri' olarak yer alırken; öğrenciler için sadece üyelikten bahsediliyor.  Siyasi partilere üye olan öğretim elemanları ve öğrencilerin yükseköğretim kurumları içinde siyasi parti faaliyetinde bulunmaları ve siyasi parti propagandası yapmaları da yasaklanıyor. Zira bu disiplin suçudur.

Üniversiteler doğrudan veya dolayımla siyaset kurumlarının atadığı insanlarla yönetilecek ama üniversite içinde siyasi faaliyet ve propaganda yasaklanacak. Bu yasak elbette sisteme muhalif olan parti ve siyasi grup üyeleri için geçerli olacaktır. Demokratik bir üniversitede düşünceye ve yaşam biçimine sınırlamalar olmaz; üniversitenin temel öznelerinden olan öğretim elemanlarının ve öğrencilerin toplumu ilgilendiren her konuda söz söylemesi engellenemez. Aksi bir durumda o üniversite demokratik bir kurum ve hatta üniversite sayılmaz, sayılamaz.

Taslağın disiplin hükümleri bölümünde bulunan disiplin suçu gerekçeleri, istendiğinde çalışanların ve öğrencilerin her gün cezaya çarptırılabilmelerine olanak sağlayacak niteliktedir. Onlarca cezanın gerekçesi objektif kıstaslara dayanmamaktadır. Çalışanların yükseköğretim kurumları ile ilgili görevli ve yetkili olmadan basın yayın organlarına konuşmaları aylıktan kesme ile cezalandırılacaktır. Üniversite çalışanı bir akademisyenin veya personelin yükseköğretim hakkındaki görüşlerini, eleştirilerini kamuoyunu bilgilendirmek için paylaşması suç olacaksa; geriye tek bir bilgi kaynağı kalıyor o da atanmış resmi temsilcidir. Atanmış, iktidarın siyasi kadrosu durumundaki yöneticilerin bilgisi ne kadar güvenilir olacaktır.

Öğrenciler için disiplin cezasını gerektiren eylemler arasında  'yükseköğretim kurumu yetkililerince sorulan hususları cevaplandırmamak veya yanlış bilgi vermek; izinsiz ilan asmak; asılmış duyuruları değiştirmek veya yok etmek; yükseköğretim kurumlarının işleyişini ve eğitim-öğretimin düzenini bozmak; öğrenme ve öğretme hürriyetini engelleyici eylemlerde bulunmak; kurum personelinin veya öğrencilerin şeref ve haysiyetini zedeleyen sözlü veya yazılı eylemlerde bulunmak' türünce suç tanımları var ki tam da demokrat-devrimci-yurtsever-sosyalist öğrencileri cezalandırmak için konulmuştur.

Kısacası, taslak baştan sona temel insan hak ve özgürlükleriyle çatışmaktadır. Baskıcıdır, üniversitelerin asıl özneleri üzerinde egemenlik kurmanın aracı olması için hazırlanmıştır. Hiçbir şekilde bilimsel-idari-mali özerklikle, demokrasi ve insan haklarıyla alakası yoktur. Bu haliyle hiçbir çaba bu kanun taslağının eksiklerini gidermeye yeterli olmayacaktır. Bunun için tüm üniversite bileşenleri ve toplumsal muhalefet dinamikleri taslak üzerinden değil; olması gereken üniversite üzerinden tartışma ve mücadele yürütülmelidir.

KİMİN İÇİN VE NASIL BİR ÜNİVERSİTE?

Yürütülecek tartışmaların ve verilecek mücadelenin temel sorusu bu olmalıdır. Doğaldır ki öncelikle üniversite bileşenlerine ilişkin bilinebilen veriler anımsanmalıdır.

Ülkemizde 2012 itibariyle eğitim veren yükseköğretim kurumu sayısı 188'dir. Bunun 72'si vakıflara ait üniversite ve meslek yüksekokuludur. Yaklaşık 6,5 milyon genç üniversiteye başlama yaşındadır. Açık öğretim dışında önlisans, lisans ve lisansüstü programlarda eğitim gören öğrenci sayısı ise -200 bini vakıf üniversitelerinde olmak üzere- 2 milyondan fazladır.

Üniversiteler sistemin, siyasi iktidarın egemenlik alanı durumundadır. Sadece diploma veren; çoğunlukla iş olanağı dahi yaratmayan kurumlar haline dönüştürülmüştür. Akademik kadro örgütsüzdür, genellikle de örgütlü yaşama uzaktır. Aralarındaki ilişkiler yaygın şekilde sahici ve dayanışmacı değildir. Kariyer hırsı, rekabet, ast-üst dizilişi güven ortamını ve demokratik tutumları yok etmiştir. Pek azının dışında kimse huzurlu ve mutlu değildir. Yüksek sesle itiraz edenler sayılacak denli azdır. Akademik kadro dışındaki üniversite çalışanları görünür olmaktan uzaktır. Öğrenci çoğunluğu kendisine ve üniversite gerçeğine yabancıdır. Toplumsal olanla, üniversite sorunlarıyla ilgilenen çok az öğrenci örgütlüdür. Onlar da idari, adli ve polis baskısı altındadır.

Üniversite dışındaki halk kesimleri ile üniversite bileşenleri arasında bir temas yoktur. Buna rağmen örgütlü olanların öncülüğünde birleşik mücadele ve ortaklaştırılmış program ile kimin için üniversite sorusunun karşılığı olan 'işçiler-emekçiler-halk için üniversite' idealine yaklaşılabilinir. İşçilerin-emekçilerin, halkın üniversitelerinin temel nitelikleri şöyle olabilir:

 

  • Bilim özgür olmalıdır. Araştırmalarda siyasi, idari, mali sınırlamalar yok edilmelidir. Kim neyi öğrenmek istiyorsa öğrenebilmeli; hangi konuda isterse araştırma yapabilmelidir.
  • Tüm çalışanların iş güvencesi olmalıdır. Esnek çalışma biçimlerine yer verilmemelidir. Ücretler insanca yaşamaya yetecek düzeyde olmalıdır.
  • Üniversitenin özneleri olan akademisyenler, idari personel ve öğrenciler kendi temsilcilerini seçerek; üniversite yönetimiyle ilgili tüm karar organlarında yer alabilmelidir.
  • Seçilen yöneticiler, seçenler tarafından geri çağrılabilmelidir.
  • Siyasi, sendikal örgütlenme haklarına sınırlama getirilmemelidir.
  • Üniversitelerin mali kaynağı merkezi bütçe olmalıdır. Öz kaynak yaratma anlayışı ve uygulamalarına son verilmelidir.
  • Her yaşta üniversite eğitimi yapılabilmeli; üniversiteye giriş için başvurulan eleme sınavları kaldırılmalıdır.
  • Üniversite eğitimi her düzeyde ve alanda parasız olmalıdır. Üniversite eğitimi boyunca öğrencilerin barınma, beslenme ve eğitim giderleri devlet tarafından karşılanmalıdır.
  • İnsan hak ve özgürlüklerinin kullanılmasındaki, sınırlamalar-yasaklar kaldırılmalıdır.
  • Eğitim programlarının hazırlanmasında yerel ve toplumsal ihtiyaçlar dikkate alınmalı; üniversite bulunduğu çevreyle iç içe olmalıdır.
  • Talep edilmesi halinde herkes kendi anadilinde eğitim görebilmelidir.
  • Kılık - kıyafet sınırlaması bulunmamalıdır.
  • Başka bir üniversite mümkündür. Gerçekten istersek; yarına ertelemeden akılları, çabaları, mücadeleyi ortaklaştırırsak başarabiliriz.