14 Ekim 2010, Perşembe

TEKEL direnişi, 4/c ve esnek çalışmaya karşı mücadele

ORHAN DURUEL orhanduruel@gmail.com

Devlet Memurları Kanunu'nun 4. Maddesi'nde "Kamu hizmetlerinin; 4/a- Memurlar, 4/b-Sözleşmeli Personel, 4/c- Geçici Personel ve 4/d- İşçiler tarafından" yürütüleceği belirtiliyor. 4/c kamu hizmetini geçici personel alarak karşılamayı düzenliyor. Yaygınlaştırılmak istenen bu uygulamaya göre; en az 4 ay en çok 11 ay (Tekel işçilerinin direnişinden önce en fazla 10 aydı) çalışabiliyorsunuz. Sosyal hakların yok. Emeklilik hakkın yok. Ortalama 1100TL brüt, 700TL net ücret alabiliyorsun. Tazminat yok. Hükümet nerde kadro varsa sizi o ile atıyor. Kadro yoksa bekliyorsunuz. Sözün kısası,4/c uygulaması esnek çalışmanın hükümet ve devlet tarafından sinsice yasallaştırılmış halidir.

4/c'nin ne mene bir şey olduğunu ülkemiz işçi ve emekçileri TEKEL işçilerinin 78 günlük Ankara direnişlerinden anladılar. Aslında uygulama yıllardır sürüyordu. Fakat uygulama sınırlı bir kesimi kapsadığı ve sendikalar meseleye sahip çıkmadıkları için kamuoyunca yeterince bilinmemekteydi. Sermaye, devlet, hükümet TEKEL işçilerinin 4/c ye karşı yürüttüğü mücadeleyi her türlü (polis saldırısı gözaltılar, tehdit, şantaj) yöntemi kullanarak bastırmak istedi.

Sermaye ve hükümetin TEKEL işçilerinin mücadelesine karşı bu kadar pervasız olmalarının nedeni bugün çalışma hayatında yapmak istedikleri değişikliklere bakınca daha iyi anlaşılıyor.

Hükümetin Ulusal İstihdam Projesi adı altında meclis gündemine getirmek istediği yasa hazırlığında;

a) Kiralık işçi, istihdam büroları, süreli çalışma dâhil çalışma hayatının mutlaka esnekleştirilmesi.

b)Kıdem tazminatının kaldırılması.

c)Şirketlerin rekabet güçlerinin arttırılması için teşvikler verilmesi öngörülüyor.

Ne kadar tanıdık değil mi? Bunların hepsi 4/c de mevcut.

Yıllardır IMF, Dünya Bankası, OECD ve tekelci sermayenin istediği çalışma hayatının 4/c uygulaması gibi esnekleştirilmesiydi. Bunu önce devlet eliyle yapmalıydı ki başarılı olabilsin. TEKEL işçileri sermayenin bu alçakça planına çomak sokmaya çalıştılar. Ülkemiz işçi emekçileri TEKEL işçilerinin mücadeleleriyle durdurmaya çalıştıkları tehlikenin ne olduğunu fark ettiler. Bundan dolayıdır ki TEKEL işçilerinin direnişi tüm işçi ve emekçiler tarafından sahiplenildi, desteklendi. Sendika, 2 Mart'ta direnişi bitirirken şaşaalı bir eylem takvimi açıklayıp sadece dinlenmek için ara verdiklerini, 4/c kaldırılana kadar mücadelelerine devam edeceklerini söyledi. Aradan birkaç ay geçince Tek-Gıda-İş yönetimi ve başkanı Mustafa Türkel eylemleri iptal etti. 9 Ağustos'ta da TEKEL işçilerine 4/c'ye geçmeleri için çağrıda bulundu. İşçilerin Ankara'daki direnişleri süresince her fırsatta mikrofonu kapıp yüksek perdeden nutuk atan ve kendilerini sınıfın öncüsü olarak gören grupların büyük bir kısmı ise bir daha TEKEL işçisinden bahsetmediler. Onlar gönüllü olarak sendika bürokratlarının program organizatörlüğüne soyundular.

TEKEL işçileri son günlerde yeni bir eylemle bir daha gündemdeler.

15-20 kişilik bir grup TEKEL işçisi, Tek-Gıda-İş'in kendilerine sahip çıkmadığı için sendikanın İstanbul'daki genel merkezinin önünde çadır kurarak eyleme başladılar. İşçiler sendikacılarla görüşmek istiyor. 'Burası bizim evimizdir, sendikaya girmek istiyoruz' diyorlar. Tek-Gıda-İş Genel Başkanı ise bu işçileri ağır şekilde itham ederek, polis zoruyla sendikaya girmelerini engelliyor. Yaşananlar etrafında tartışma ve atışmalar üç konu üzerine yoğunlaşıyor.

1-İşçilerin bu eyleminin bir 2.TEKEL direnişi olduğu ve bunun öncü işçilerce yürütüldüğü,

2-Her şeyin sorumlusunun sendika bürokrasisi olduğu,

3-Kendine sol sosyalist diyen parti ve grupların çoğunun TEKEL işçilerine sahip çıkmadıkları, işçileri yalnız ve "sahipsiz" bıraktıkları.

Değerlendirmelerin sendikacılar ve kendine sol sosyalist diyen çevrelere dair olan kısmı doğru olmakla birlikte bugün açısından bir anlam ifade etmemektedir.

Peki olup biten tam olarak nedir?

TEKEL işçilerinin 78 gün boyunca Ankara'da yürüttükleri onurlu mücadele ülkemiz işçi sınıfı hareketi açısından hayati derecede olan üç temel sorunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.

Birincisi, sendika bürokrasisinin durumu: Yukarıda özet olarak ne anlama geldiğini belirttiğimiz 4/c gibi işçi sınıfı için bugün açısında hayati derecede olan bir sorunda ve işçilerin ölümüne direndiği, tüm ülke emekçilerinin birlikte hareket etme imkânının çıktığı, dolayısı ile kazanma imkânı fazlasıyla olan bir durumda sendika bürokrasisi çok açık bir şekilde sermayenin yanında yer almıştır. Sermayenin yanında yer almakla kalmamış işçileri mücadeleden alıkoymak için her türlü uğursuz rolü oynamıştır. Böylece Türk-İş,Hak-İş ve DİSK yönetimlerinin işçilerin temel  sorunları karşısında oynayacakları olumlu bir rollerinin olmadığı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

İkincisi, işçi sınıfının partileri ve örgütü olduklarını iddia edenlerin durumu: Bu çevreler politik sezgiden yoksun olarak, geliyorum diyen TEKEL direnişini görmemiş hiçbir hazırlık yapmamış hatta direnişin 30-40. günlerine kadar da bir önemde atfetmemişlerdir. Sınıf siyaseti iddiasında olan bu çevrelerin, TEKEL işçilerinin direnişi olarak başlayan, ancak sonrasında bir halk hareketine evrilmeye başlayan bu harekete siyasi olarak önderlik etmekken, bunu yapmayıp, işçilere çorba dağıtma, para toplama, çay dağıtmak gibi aslında her samimi, vicdanlı örgütsüz emekçinin  (Mahalledeki emekli Ayşe Teyze'nin) yaptığını yapmaya çalıştılar. Direniş bu kesimlerin de sınıf hareketinde olumlu bir rollerinin olmayacağını bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.

Üçüncü olarak işçilerin durumu: Aslında işçiler gerek sınıf sezgileriyle gerekse mücadele deneyimlerinden bu kesimlerin oynayacakları rollerin farkındaydılar. Direniş boyunca kendi iç örgütlülüklerini oluşturmaya çalıştılar. Çadır çadır komiteler kurmak istediler. Direnişin bu komiteler aracılığıyla yürütülmesini  inisiyatifin işçilerde olmasını, kısacası ipin ucunun işçinin elinde olması gerektiğini düşündüler.

Son yılların birçok işçi ve emekçi direnişinde ortaya çıkan ancak TEKEL işçilerinin direnişiyle tüm çıplaklığıyla anlaşılır hale gelen;

Birincisi, ülkede işçi sınıfı mücadelesine politik olarak önderlik edecek bir siyasi iradenin yokluğu,

İkincisi, işçilerin sendika bürokrasisini de alt edebilecek güçlü sağlam demokratik bir iç örgütlülüğünü oluşturması görevi idi.

Aslında 78 günlük direnişin son 15 gününde bu durum hem işçiler tarafından hem de samimi birçok kişi ve gençlik gruplarınca tartışıldı. Dönemin en acil görevleriydi bunlar. Bu gün de öyledir.

2 Mart'tan sonra memleketlerine dönen TEKEL işçilerinin, işçi önderlerinin önünde duran temel görev, kendi iç örgütlülüklerini oluşturmak, öncelikle kendisiyle aynı kaderi paylaşan diğer 4/c mağduru işçilerle birleşmenin yol, yöntem ve araçlarını oluşturmaktı.

Samimiyetle işçi sınıfına politik olarak yardımcı olmak isteyen her grup çevre ve kişinin de TEKEL işçilerinin bu hazırlığına yardımcı olmaktı. Bu yapılmadı, yapmadık.

Görüyoruz ki; Ankara'da  "büyük" siyasi guruplardan kendilerine sıra gelmeyen küçük burjuva sol çevreler bugün TEKEL işçilerinin eyleminden nemalanmak peşindeler. Bu vesileyle kendilerini var etmek peşindeler.

Yedi ay sonra hiçbir ciddi hazırlık yapmadan 15-20 kişiyle "Öncü işçilerin mücadelesi" mantığıyla yapılmaya çalışılan eylemin işçilerin derdine hiçbir şekilde derman olmayacağı ortadadır. Bu eylemden başlangıçta birçok TEKEL işçisinin haberi dahi olmadı. TEKEL işçilerinin sorunları bugün çok daha ağırlaşmıştır. İşsiz, parasız ve sonları belirsiz. Dolayısıyla daha çok huzursuz, daha çok kızgın, daha "yalnızdırlar". Ancak daha deneyimli oldukları kesin. İkinci bir TEKEL direnişinin olabilmesi için yapmamız-yapılması gereken öncelikle TEKEL işçilerinin kitlesel olarak il il kendi iç örgütlülüklerini sağlamak, bulundukları her ilde tüm işçilerin katılımıyla mücadele komitelerini seçerek oluşturmak. Sonra kendileriyle aynı kaderi paylaşan diğer sınıf kardeşleriyle bağ kurmak ve ortak bir mücadele stratejisi belirlemektir.

Bu söylediklerimiz zor hatta kimilerince hayal olarak görülebilir. Ama işçi sınıfının önünde örgütlenmekten başka bir çare yok. Sendika bürokrasisini de, sermayenin her türlü gücü ve saldırısını da, işçilerin mücadelesinden nemalanmaya çalışan çevreleri de alt etmenin tek ve biricik yolu işçi sınıfının kendi örgütlülüğüdür.

Başka da bir yol yok!