10 Şubat 2011, Perşembe

'İsyanlar küresel sermayenin politikalarına itirazdır'

Tunus'tan, Mısır'a, Ürdün'e, Yemen'e kadar Arap Dünyası'ndaki isyanı ülkelerin özgül koşullarını göz önüne sererek değerlendiren Bulut, isyanları küresel sermayenin politikalarına itiraz olarak değerlendiriyor.

SERKAN KURT serkan@emekdunyasi.net

EREN SOFUOĞLU eren_sofuoglu@hotmail.com

İslam dünyası, Filistin, Arap dünyası üzerine yazı ve kitapları ile tanınan araştırmacı, gazeteci, yazar Faik Bulut ile, Tunus'ta başlayan ve bütün bir Arap Dünyası'nı etkisi altına alana isyanı, kalkışmayı konuştuk. Tunus'tan, Mısır'a, Ürdün'e, Yemen'e kadar Arap Dünyası'ndaki isyanın nedenlerini ve sonuçlarını ülkelerin özgül koşullarını göz önüne sererek değerlendiren Bulut, isyanları küresel sermayenin politikalarına itiraz olarak değerlendiriyor.

Bölgeyi yakından tanıyan biri olarak Tunus ve Mısır'da halk ayaklanmasına dönüşen ve bölge ülkelerinde yankısını bulan bölge halklarının kalkışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Farklı yaklaşımları da göz önünde bulundurarak kısaca değerlendirebilir misiniz?

Bu post-modern dönemde şöyle ilginç bir şey olmaya başladı: Küreselleşmenin zihniyeti her şeyi mikro tarihe bağladı. Yani mikro tarih nedir; işte 'Tunus'ta üniversite mezunu işportacılık yapan çocuk kendini yaktı ve alev aldı', 'Mısır'da birisi dayak yedi' gibi böyle tek sebebe bağlama. Bu I. Dünya Savaşı'nın çıkış sebebini bir suikasta bağlayan zihniyetle aynı. Arapçada güzel bir söz var "Sebepler çoğalır fakat netice bir". Netice şu ki Arap ülkeleri, Kuzey Afrika'daki Arap ülkeleri, Arabistan, genel anlamda İslam ülkeleri 30 yıldır tek adam, tek şef, tek parti ile yönetiliyor. Görünüşte başka partiler var ama hüküm, iktidar, iktidar tekeli, ekonomi ve siyasetin bir avuç zümrenin elinde olduğu oligarşik bir yapı var.  Ayrıca bunların hepsi ulusal kurtuluş mücadeleleri vermiş yapılar. Fakat bunlar deyim yerindeyse Batı türü bir kapitalizmi, yani milli kapitalizmi, yani milli sermaye diyebiliriz, benimserken zaman içinde bütünleştiler kapitalist sistemle, bu aynı zamanda siyasi bakımdan da bağımlılığı getirdi. Yani bağımsızlık bağımlılığa dönüştü. Olay böyle olunca ister istemez zengin bir sınıf ortaya çıkıyor ve sırtını küresel emperyalist sisteme sırtını dayıyor.

ÖZELLEŞTİRME... KÜRESELLEŞME...

Eskiden Sovyetik yapı varken denge korunuyordu. Sovyetler Birliği çökünce 'devlet kapitalizmi' dediğimiz şey çöktü. Özelleştirme, küreselleşme, sermayenin sınır tanımaz dolaşımı bunları da hegemonyası altına aldı ve ideolojik, siyasi, ekonomik ve vesayet bakımından bunlara boyun eğdirdi. Egemenler bu yapıları denetimi altına aldı. Sovyetik yapı çöktükten sonra küresel sermaye iyice aldı başını yürüdü ve sosyal devlet anlayışından vazgeçildi. Bu isyan çıkan ülkelerde de böyle sosyal devlet çöktü ve vahşi bir özelleştirme işine girdiler, tıpkı Türkiye'deki gibi. Köylülüğü neredeyse mahvettiler. Zaten varoşlar, orta tabaka kötü durumdaydı, devlet belli sermaye gruplarına hizmet eden rantiyeci bir devlete dönüştü. Bir de 'aile devletleri' diye bir şey var.  Bu durum yalnızca proleterleri etkilemedi, bütün emekçileri etkiledi, aslında herkes proleter oldu. Eskiden proleter diyorduk, tanımı belliydi, lümpen proleter, küçük burjuvazi diye de ayırıyorduk. Bu kalmadı herkes proleter olmaya başladı, çünkü vahşi bir sömürü hali var. Kaba anlamda zengin ve fakir, yine kaba anlamda lanetlenmiş mağdurlar ve ağalar. Devlet de ağaya dönüştü, aşirete dönüştü. Kapitalist devletin normları, belli mekanizmaları tersine bir şekilde feodal bir devlete dönüştü, bir tür padişahlık sistemine dönüştü. Bunlara ek olarak küresel sermaye yatırımlarını arttırırken sömürü 5 kat arttı. Eskiden milli burjuvazi iş birliği içinde sömürüyordu, şimdi milli burjuvazi küreselin işportacısı ya da acentesi konumuna geldi. Fakirlikte arttı, siyasi açıdan da başka türlü yönetmesi mümkün değil. Çoğulculuk yok. Çok parti olsa bile çoğulculuk yok; fikir, ifade, örgütlenme özgürlüğü yok. Yerel yöneticiler burada iki tane konjektürel kurnazlık yaptılar; sermaye bize gelsin, sıcak para gelsin dediler. Bu sermayenin gelmesi için kanunlar çıkardılar, IMF, Dünya Bankası'na ve Davos Ekonomik Forumu'na uygun kanunlar çıkardılar. Bunun dışında konjonktürel başka bir etki de 11 Eylül'dü. 11 Eylül olunca bu sefer ideolojik bir istila başladı. Halkın özgün yerel kültürü post-modern, Amerikancı bir kültüre dönüştü. Bu dönüşme sırasında 'Milletin dinine saygılıyız denmesine' rağmen en fazla inançlara müdahale edildi. Örneğin İslam şöyle olacak; ılımlı olacak, orta karar olacak dediler. Deyim yerindeyse topluma don biçiyorlar, sen böyle düşüneceksin diyorlar.

ÜTOPYALARI YOK ETTİLER

İnsanların zaten sarıldıkları bir din kalmıştı. Marx'ın güzel bir deyimi var bizde yanlış anlaşılıyor "Din halkın afyonudur" ama Marx bunu bir şeye bağlıyor "Ruhsuz dünyanın, ruhudur" diyor. İnsanları ruhsuzlaştırdılar, böylece uyum büyüsü bozuldu. İnsanların bir ütopyası, bir cenneti kalmadı, insanlar ister istemez dine sarılırken o din de ellerinden gitti. Bunun yanında vatan, millet aşkı ya da yurtseverlik de kalmadı. Onu da sildiler süpürdüler. Örnek olarak Fransa'yı gösterdiler. 'Marka olacaksın' dediler, örnek olarak Amerika'yı gösterdiler 'Bak Amerika'da böyle şöyle' dediler.  Özetleyecek olursak insanlar patlama noktasına getirdiler. Tunus'taki çocuk kendisini yakmasaydı da, bu isyan olacaktı. Bu çocuğun bulunduğu yer önemli, Tunus'ta o bölge Sidi Bouzid diye bir kent.  Türkiye'den benzetip örnek verecek olursak Kars gibi, Tokat gibi bir şehir, sanayisi çok fazla yok, sürekli göç veren bir yer. Tunus'ta yatırımlar sahil şeridi boyunca yapılıyor, bütün masif, turistik, sanayi yatırımları hep bu bölgede. Arka taraflarda çöle doğru olan bölgeler nasibini alamıyor bu yatırımlardan. Bu 'itilmişlerin' çevreledikleri merkezi kuşatması, sarması anlamına geliyor. Mısır biraz daha gelişkin bir ülke. Ancak Mısır'da da aşağı yukarı böyle oldu. Hâkim sınıflar, sistemin medyası çok bilinçli bir şekilde Mübarek'e, Bin Ali'ye ya da şu bu diktatöre itiraz ediyor görünüyor. Ancak durum şudur; bunların şahsında küresel sermayeye itiraz ediyor, sermayenin kendisini hedefliyorlar. Sanki Mübarek gitse her şey bitecek gibi bir hava estirilmeye çalışılıyor.

Ekonomik, sosyal sorunların ateşlediği öfke rejim karşıtı ayaklanmalara dönüştü. Ancak ekonomik ve siyasi taleplerle ayaklanan halkın siyaseten temsili noktasında bir sorun var gibi, ne dersiniz?

Tunus bu noktada biraz ayrıdır. Tunus'ta İslama karşı mücadele, yani siyasal İslama karşı mücadele var. Çünkü iktidara oynadılar, elde etmeye çalıştılar silahlı mücadeleyle şiddet yoluyla iktidara müdahaleye bulunmaya çalıştılar 90'larda. Burgiba kurucu başkan ve Bin Ali, İslamla mücadelede aydınlanma ve laikliği, Fransız çizgisini benimserken farkında olmadan şöyle bir iyilik yaptı: Herkes okudu, herkes yüksek tahsilde ve modern aydınlanmacı bir eğitimden geçti. Aynı zamanda farkında olmadan Tunus'un meselelerini sorgulayan itaat etmeyen irdeleyen bir tabakayı ortaya çıkardı. Ekonomik bir tabakadan bahsetmiyorum, aydın bir tabaka ortaya çıkardı. Bu özgünlükle aydınlanmanın, pozitivizmin bir sürü kötü etkisi oldu. Ancak yan etkisi olarak bu devrimin alt yapısını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu durum biraz Tunus'a özel, Ürdün, Arabistan buradan farklı, Mısır'dan da farklı.

HALKA GÜVENMEK LAZIM

Yaşananlar Arap-İslam dünyasında dipten gelen köklü değişim isteklerini mi ifade ediyor? Yoksa bazılarının dediği gibi batılı büyük güçlerin bölgeyi yeniden kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etme (renkli devrimlerde olduğu gibi) projesinin ürünü mü?

'Yasemin Devrimi' dediler Tunus'ta. Ancak Tunus'ta birileri bu 'Kaktüs Devrimi'dir diyor. Yani öyle 'yumuşak değil, herkese batan bir devrimdir' diyorlar. Bunu böyle görmekte yarar var. Amerika Tunus'taki bazı STK'lara özellikle Batıcı diyebileceğimiz, kapitalist dünyaya sempati duyan, cennet sayan STK'lara yardım etti. Bunu Mısır'da da yaptı. Burada oluşturduğu bire bir yapılar da oldu. Ancak bunu şöyle görmek lazım; İstanbul'da Beyoğlu'na filanca derneği gibi çok fazla kitleselliği ve tabanı olmayan bunlar belli grup ve kümeler en fazla 500-100 kişidir. Şu son dönemde oldu ya bir araya gelmeler sivil yüzleşmeler böyle şeyler. Bununla açıklayamayız ayaklanmayı. Milyonlarca, yüz binlerce insan sokağa dökülmüş; Mısır'da 5 milyon kişi, Tunus gibi küçük bir ülkede yüz binler... Dolayısıyla bunları böyle açıklamak mümkün değil. Bu birazda Kemalist ideolojinin halka güvenmeyen ve her şeyin arkasında bir dış güç arayan mantığıdır. Peki, bu 500 bin nasıl geldi Tunus'ta sokağa. Bu Sorosçu takımını anladık da, Tunus'un en uç noktasında çöldeki bir köylü Soros'tan ne anlar. O ekonomik durumuna bakar, geçinebiliyor mu, çocuğu iş bulabiliyor mu, ona bakar. Siyasi anlamda da iktidara ulaşabiliyor muyum, işim olduğunda bürokrasiden zılgıt mı yiyorum, buna bakar. Kemalist mantığın oralardaki "Kemalist" mantığın yansımasıdır, aslında devlet mantığıdır. Her şeyin altında bir Amerika parmağı arar. Amerika'nın kadir-i mutlak olmadığını bilmek lazım ki halka güvenmek lazım öncelikle. Halk icabında spontane de ayağa kalkabilir. Tipik bir örnek vereyim Mısır'da 1977'de yine ekmek ayaklanması oldu 56 kişi öldü ordu bastırdı. O zaman devlet kapitalizmi dedikleri 3. Yol vardı. Mısır'da sosyal devlet dediğimiz kamusal devlet belki, fakat ekonomik açıdan Amerika'ya ve libelarizme kayınca birden ayaklandılar ve bütün itirazlar liberalizme ve Amerikan tahakkümüneydi. O isyan biraz spontane çıkmıştı. Tabi ki çorbada böyle bir tuz var ama bu nihayetinde bir tutamdır ve çorbanın hepsini açıklamaz. Mısır'da da birkaç tane STK, bunlar Amerikan büyükelçisi 2008 tarihli bir telgraf çekti bunlar yönetimi devirme çabası içinde diye. Ancak bu çabalar atölye çalışmalarından öte bir şey değildi. Yani bu STKlar tabandaki karşılığı açıklayamaz. Tahrir Meydanı'nda bugün varoştan, köyden gelen var, uzaktan gelen var, memur var hukukçu var, işçiler var, gençler var. Çok sayıda genç var ve bu genç varlığı bir şeyi de açıklıyor. Gençlerin yüzde 30-40'ı  işsiz. Bazı bölgelerde işsizlik oranı yüzde 70 gençler arasında. Dolayısıyla bu gençlere Facebook gençleri demek de yanlış. Bunlar hep bir devrimi saptırarak yeniden emperyalizme bağlamanın da bir mantığıdır.

İletişim aygıtlarının örgütlenmede nasıl bir etkisi var peki ?

Elbette vardır ama burada dikkat etmek lazım. Her sosyal dönemin kendi ait bir iletişim ağı vardır. Nedir Humeyni kasetlerle siyaseti yönlendirdi İslam Devrimi'nde, Abdul Nasr radyo yoluyla halkı ayağa kaldırdı, Lenin gazeteyle devrimi örgütledi. Tabi her dönemin iletişimi kendine özgüdür, ancak 3-4 gün Facebook yasaklandı direniş durmadı. Yani öyle basit bir şey değil.

Halk ayaklanmalarına tanık olduğumuz Arap-İslam dünyasında yeni siyasi önderlerin ve siyasi akımların çıkmasını bekliyor musunuz? Böyle bir olasılık varsa kısaca taşıyacakları özellikler neler olabilir?

Tunus'ta ağırlıklı olarak demokrat liberal, ilerici kesimlerin oluşturduğu renkli bir gövde var. Direk bir partiye mensup olmayan, oy vermeyen bile var. Bu anlamda politika dışı ama belirtiyorum bu anlamda politika dışı, Mısır'da da böyle durum yani renkli bir gövde var. Ben şu iddiadayım; aslında bu başkaldırı sağından soluna, kendisini İslamcı, sosyalist her hangi bir şekilde tanımlayan tüm hareketleri reddeden bir noktadan çıktı. Yani pratik olarak sizde de umut yok kardeşim siz bana bir umut getirmedin diyip kendi programını meydanda yazıyor. Bu program gerçek anlamda bir program değil talepler dizisi. Buna rağmen şunu belirtelim: Tunus'ta göstericilerin yüzde 40'ı kadın, büyük çoğunluğu da başı açık kadın. Aydınlanma kadını bunu görmek lazım. Gençler var demokrasi çerçevesinde talepleri işte demokrasinin sağı solu ortası. Bir de İslamcılar. İslamcılar iki nedenle çok fazla yok, daha doğrusu parmağı yok. Tunus İslamcılarının büyük kısmı hapiste, 30 bine yakın siyasi tutuklu var.

HER KESİMDEN KATILIM VAR

Mısır'da da Müslüman Kardeşler olarak bilinen grup da yasaklanmış, hapse atılmış tutuklanmış. Ayrıca Tunus'taki önderliği de Batı'ya kaçmış durumda. İslamcılar isteseler de pratikte burayı kontrol edecek kadrolara sahip değildiler. Mısır'da kadrolara sahipler ancak o da kendi arka bahçelerine, şu dernek şu baro gibi. Tunus'taki özellik sendika yaptı. İşçi sendikası köklüdür. Bizdeki DİSK ayarında bir şey bütün yıpranmışlığına rağmen. Çok büyük oranda hukukçular, öğretmenler yönlendirdiler. Ancak bu o anın inisiyatifidir, tanınır ve bilinir olduğundan, yarın şunu yapalım şu sloganı atalım diye çevresini hareket ettirebiliyordu. Dikkat edin tabelalara bir bütün değil herkesin el yazısı başka, renkleri başka, bu aynı zamanda katılan grupları da gösteriyor. Şunu söyleyebiliriz; sağcısı da, solcusu da, İslamcısı da, hatta Amerika'yı öveni de vardı fakat çoğunluk değil. Müslüman Kardeşler mesela Mısır'da bir merkezi karar almış değil "biz katılmıyoruz" diyor siyasi olarak, ama "Taraftarlarımızdan yerel düzeyde katılan olur" diyor. O da biraz oportunizm yapıyor ve kitleyi temizleyicisi olarak kullanıp onların kazanımları üzerinden yavaş yavaş onların açtıkları yoldan gitmek istiyor. Zaten güçlü örgütler pazarlıklarla koalisyonlarla iktidar ortağı olmak, mecliste ana muhalefet partisi olmak derdinde. Ama ben bugün hiçbir İslami gücün, partinin Arap-Ortadoğu ülkesinde iktidarı seçim yoluyla tek başına alacağını düşünmüyorum. Buna Amerika da müsaade etmez. Bunun yanında iktidara gelebilecek programları da yok. 'İslam çözümdür' dersin bir anlamı yok, birçok ülkede zaten bütün kanunlar şeriata aykırı olmak biçiminde anayasal güvence altındadır. Medeni ve ceza kanunları referansını şeriattan alır. Aslında bu yönetimler "kendinden olmayan şeriatçıları" din yoluyla şeriat yoluyla tasfiye etmeye gittikleri için 'İslam çözümdür' demek yeterli değil. İslami hareketlerin programları Erbakan'ın 'Adil Düzeni'nden daha pespayedir. Adil Düzen'de hiç olmazsa havuzumuz olacak, devletin hadimi olacağız gibi argümanlar var. Bir yönüyle ekonomik açıdan sosyal devleti tanımlıyor, ancak bu İslami hareketler sosyal devleti savunmuyor, cemaat korporatizmini savunuyorlar. Dayanışma modeliyle bir çeşit kooperatifçilik, yardımlaşma üzerinden tanımlanıyor. Ayrıca bunların kodları İbn-i Haldun'dan bu yana serbest piyasacılıktır. Ayrıca kitleleri sürükleyecek hiçbir liderleri yok. Tunus'ta gelişebilir. Şunu söyleyelim bu demokratik kazanımlardan en çok yararlanacak, bunu en oportünistçe kullanacak, dolayısıyla epeyce de güçlenecek olan yine İslamcılardır. Ama bu tek başına iktidar olacakları anlamına gelmiyor. Çünkü halkın korkuları var, İslam adına Mısır'da, Tunus'ta, Cezayir'de yapılanları da insanlar unutmadı. Ürdün'de Müslüman Kardeşler örgütü koalisyon ortağı oldu, son derece başarısız bir yönetim sergiledi. Halk bunların koalisyon ortağı olduğu dönemden sonraki seçimlerde bunları sildi süpürdü, 4'te 1 oranında düştü oyları.

LİDERLER TAVİZLERLE KURTULMAYA ÇALIŞIYOR

Yemen, Ürdün dışında Suudi  Arabistan ve Suriye'de benzer gelişmelerin olma olasılığı var mı? Gelişmeler Filistin sorununu nasıl etkiler?

Kuşkusuz birbirini etkileyecek ve tetikleyecek. Cezayir, Fas'tan tutun körfez ülkelerine kadar bir coğrafyada her ülkenin kendi koşullarına göre bir biçimiyle etkili olacak. Despot yönetimler ya değişir buralarda ya da Yemen'de olduğu gibi bir takım tavizler vererek ayakta kalmaya çalışırlar. Yemen'de hemen açıklama yaptılar "Ben reform yapacağım, kendim yeniden aday olmayacağım, oğlumu da aday göstermeyeceğim" dedi ve 'halkın önünde boynum eğiktir' cinsinden bir takım açıklamalar yaptı.

Ürdün kralı hemen Müslüman Kardeşleri çağırarak bir yuvarlak masa toplantısı yaptı. Suriye'de de belli tavizler verilir. Cezayir'de sıkıyönetim var mesela, parti dernek yasaları var ve bunlar sıkıyönetim yasalarına bağlı buralarda bir takım açılımlar gevşetmeler olacaktır. Bu birbirini tetikleyecek ancak her şey bir devrimle ve bir düşüşle sonlanmayacak. Reformcu düzenlemeler, yeniden düzenlemeler, revizyonlar olacak. Tabi bu da halkın yeni kazanımlar elde etmesi ve bir dinamizm kazanması anlamına da geliyor. Belki bu süreçte bir muhalefetin ortaya çıkması için bir zemin hazırlanmış olacak ileriye dönük.

BARADEY, KEMAL DERVİŞ GİBİ...

Özellikle Mısır düşerse Amerikan-İsrail çıkarları ciddi biçimde etkilenecek. Deyim yerindeyse halklar kendine döndüğünde belki anti-emperyalist değilse de, Anti-Amerikancı, Anti-Siyonist bir dalga getirir. Mısır'da Mübarek kesin gider. Bunun yerine demokratik, ortaklaşmacı ancak kapitalist bir yönetim gelir, nihayetinde yerine gelecek Baradey'dir. Baradey'i, bizdeki Kemal Derviş gibi algılayabiliriz, hem programıyla, hem Batı nezdinde. Bundan bir kurtuluş beklenemez, ancak serbestlikler olacak örgütlenme özgürlüğü olacak, sosyalistler ya da yasaklanan kesimler kendilerine ifade özgürlüğü bulacak.

Müslüman Kardeşler'in Ürdün ve Mısır'da iş başına gelmesi bana göre çok zor. İktidarı kazanamaz, halkın güvenini kazanamazlar. Hıristiyanların oranına bakın yüzde 20 civarında Kıptiler var. Bir bildiri yayınladılar: "Müslüman Kardeşler firavunlar kadar zalimdirler biz asla onlarla yan yana gelmeyiz" diye. Böyle korkular da var. Mısır'daki kitap yasaklarının yüzde 70'i din tabanlıdır. El Ezher filanca kitabın dine hakaret edip etmediğini kararlaştırıp yasaklayabiliyor. Yine solcu aydınlar hakkında ölüm fermanları veriliyor.

İSRAİL TAHAMMÜLSÜZ OLACAKTIR

İsrail yanı başındaki iki ülkede halkın iktidara gelmesine tahammül edemez, savaş çıkartır, önler diyemiyorum ancak savaş çıkartır. Gazze'yle Mısır arasındaki bölge Camp David antlaşmasına bağlı bir bölgedir. Savaşmama antlaşmasıdır. Muhtemelen İsrail bu bölgeyi işgal edebilir, bu bir gözdağı olur. Gazze'ye yardımın önünü kesmek için, Ürdün'de devrimsel bir durum olursa, Ürdün kralının lehinde askeri olarak müdahale eder, özellikle Ürdün'de hiç tahammül edemez. Çünkü Ürdün'de devrimsel bir durumun olması demek Filistinlilerle birlikte yeniden İsrail'e karşı silahlı bir kalkışma demektir. Önler mi bu başka ama müdahale edeceğini düşünüyorum. Tersi durumda İsrail tecrit durumunda kalır.

ABD, İsrail ve batılı diğer güçler Tunus'ta Bin Ali'den kolay vazgeçtiler. Ama sanki Mübarek'ten (daha doğrusu rejiminden) kolay vazgeçme niyetinde değiller, neden? Bu anlamda Mısırda Mübarek yandaşlarının sahneye çıkmış olması ve iç çatışma görüntülerinin ne anlama geldiğini kısaca değerlendirir misiniz?

Amerika bana göre Mübarek'i uçağa aldı ancak oradan aşağı atmıyor, paraşütle devre dışı bırakacak. Yani yumuşak inişle yem etmeden, göstericilere kurban etmeden, çünkü kendileri açısından kötü bir örnek olur. Gözden çıkartılmış ama yedekleri nereye kadar kullanılabilir, onu bilemiyorum, ama Mubarek gidici. Ama Mübarek de son kozunu, iç çatışma kozunu, son ana kadar oynayacak.  Birçok taktik deniyor, böl-yönet uyguluyor, muhalif bir grubu alıp görüşmeler yapıyor, orduyu bölmeye çalışıyor, ama İsrail kesinlikle bırakmaz. İsrail AB ile de kulis yaptı Mübarek konusunda. 'Bu iyi  çocuk, dostumuz' diye. Kolay kolay bırakmaz İsrail. Ancak Netanyahu açıklama yaptı biz Mısır'daki gelişmeleri anlıyoruz diye bu da göstericileri kabul etme anlamına da geliyor kerhen.

Türkiye'de halk ve iktidar açısından önemi.

Ortadoğu'da Türkiye'ye yeni bir misyon biçildiği söyleniyor. Tayyip Erdoğan 'Mübarek gitsin' şeklinde açıklamalar yaptı. İktidar açısından bu yönüyle anlamı nedir? Halk açısından da dinamo etkisi itibarıyla etkisi nedir? Türkiye açısından ne gibi etkilenmeler olur?

İktidar açısından baktığınızda AKP Kahire'deki gösterilere yönelik şiddeti kınıyor, önce kendi mutfağına baksın. Diyarbakır'da vahşi bir şekilde bastırıyor, Ankara'daki emekçileri, öğrencileri, işçileri bastırıyor. Alevilerin, Kürtlerin taleplerine kulağını tıkamış durumda. Kel kele demiş ki "Sen kelsin". Bir anlamda böyle. Bu işin bir yanı. Fakat Başbakanın konuşmasından şunu çıkardım: Hala İslami ve dini bir güdüyle hem kendi tabanını okşuyor. 'Bak ben oradaki halka sahip çıkıyorum. Çünkü onlar Müslüman. Demokrasiyi getirecek olanlar İslami güçlerdir. Desteklemek, dayanışmak gerekir' diyor.

İÇ POLİTİKA HESAPLARI

İç politikayı da maniple ediyor, dış politikayı da. Dışarıya sizi destekliyorum şeklinde diyor. Arap ülkelerini kimse kınamadığı, Mısır konusunda en ufak bir söz söylenmediği için ayağa kalkmış kitlelere de "Selam size" demesine gerek yok.

Üçüncü bir nokta var. Oradaki kitleler bizim buradaki iktidarın küresel sermayeyle ne tür ilişkiler içinde olduğunu, hangi özelleştirme programlarını, hangi IMF politikalarını uyguladığını, ABD ile ilişkilerini bilmiyor. Oradaki kitle şuna bakıyor: İslamcı gelenekten gelen bir parti var ve iktidarda, başbakanları da bizi destekliyor. Asıl nokta AKP modelinin oradaki ülkelere kurtuluş yolu, can simidi olarak sunulması. ABD bunu çok istiyor. Dolayısıyla bütün o uzlaşma programlarında, muhtemelen Tunus buna dâhil olur, amaç Müslüman Kardeşler'i AKP çizgisine getirmek ve dönüştürmek değil. Tunus'taki Gannuşi hareketi zaten AKP çizgisinde. Londra'da aldılar derslerini. Cezayir'deki Hamas da AKP modeline zaten yakın. Fas'ta ismi de AKP olan bir parti zaten aynı çizgiyi benimsiyor. Mısır'dakinde de kendi içinde tartışma var; AKP çizgisini izleyelim mi diye. Ama AKP İslam'dan taviz verdiği için Mısır'dakiler de İslam'dan taviz verirsek iktidara gelmemizin ne anlamı var diye düşünüyor.

AKP MODEL YAPILMAK İSTENİYOR

Şunda netiz: ABD ve AKP bu tür konuşmalarla, sokağın ve halkın nabzını tutan, halkın ruhunu okşayan politikalarla kendi çizgisinin ve modelinin oralarda hâkim olmasını istiyor ve ABD de bunu destekliyor. Hatta alttan da teşvik ediyor. Mısır'daki Müslüman Kardeşler'le 4-5 yıldır görüşmeler yapıyor. AB heyetleri de benzer görüşmeler yapıyor. Onların çok muhafazakâr ve tutucu olduğu söylenip AKP örnek olarak gösteriliyor. İktidar buradan şu nimeti çıkaracak: Bakın bütün despotları yıktık, 12 Eylül'ü yıktık, biz burada ileri demokrasiyi kuruyoruz, onlar da orda kuruyor. Demek ki biz bunun başlatıcısıyız. Kurtuluş Savaşı Türkiye'den çıktı, Arap ülkelerine model oluyor. AKP de Türkiye'den çıktı. Hepsine model olacak. Bu şekilde kendine çok yönlü payeler çıkarıp, seçimlerde de kullanacaktır. Zaten kendi tabanı içinde de kullanıyor. Önümüzde başka seçeneğin olmadığını demeye getiriyor.

O bakımdan bu hareketler çok büyük altüst oluşlar değildir. Gerçek anlamda devrim diyemeyiz. Bunlar kalkışmadır, isyandır, altüst oluştur. Ben burada mutlu son görmüyorum ilk aşamada. Hiç kimse için mutlu son yok. Yine sancılar olacak, geri dönüşler olacak, uzlaşmalar olacak. Dolayısıyla devrim sözcüğünün kavramsal anlamda hakkını verirsek, büyük devrimler olmadığı sürece muhtemelen AKP modeline yakın modeller uygulanacaktır.

Körfez'de durum biraz daha farklıdır. Sempati var ama petrol-dolar çok olduğu için orada bazı fedakârlıklar yapılabilir. Petrol gelirinden epey pay veriliyor zaten. Bu defa biraz daha fazla vereceklerdir. Bu ülkeleri sarsan yoksulluk ve yolsuzluk orada biraz daha üstü örtülebilir durumda. Ama sarsıntılar olur. Suudi Arabistan'da da farklı liberal sarsıntılar oluyor. Fakat bu sarsıntılar sistemi bütünüyle çözmez.

Mısır'da da olsa bile büyük etkilenmeler olur. Çünkü Mısır 1950-60larda ulusal bağımsızlık geldiğinde Arap ülkelerinin hepsini sarstı. Çatışmalar da oldu, Mısır Yemen'e, Suudi Arabistan'da Kuzey Yemen'e asker ve para gönderdi. Birbirini yenemeyince de uzlaştılar. Çünkü arkalarında süper güç olarak ABD var. Emperyalist devletler var. Biraz Irak'a benziyor. Nasıl ki Irak'ı kimseye yedirmedilerse, orayı da yedirmezler.

Peki Türkiye halkları açısından var mı böyle bir kalkışma, buralara benzer girişimler?

Etkilenmeler olur ama Türkiye'nin özgünlükleri, farklılıkları var. Türkiye'nin durumu farklı. Ama insanların kafasında şu oluşur: Demek ki halk bir araya gelirse bir sistem devrilebilir. Bizde de aslında böyle şeyler her gün oluyor. Ama bizde güçlü bir dalga yok. Şu fikir oluşur ama: sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü bir olunca devrilebilir.

 

Bağlantılı Haberler