08 Haziran 2012, Cuma

Emekçiyi eze eze büyüme

Ekonomi, bir bakıma hükümetin kara kutusu. Hükümet, ekonominin iyiye gittiği, Avrupa krizle boğuşurken Türkiye ekonomisinin dünyada önde gelen performanslardan birini sergilediği, ihracat rekorlarının kırıldığını vb. sıklıkla ifade ediyor. Bu gerçekten böyle mi? Ekonomist Doç.Dr.Sinan Alçın değerlendirdi.

Bir kazadan sonra uçakların kara kutusu incelendiğinde kazanın neden ve nasıl olduğunun bilgisine ulaşılır. Biz de, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sinan Alçın'la böyle bir çabanın içerisine giriyoruz. Henüz bir kazadan bahsedilebilir mi? Emekçilerin her gün ekonomik bir 'kaza' ile karşı karşıya olduğunu iddia ediyor ve hükümetin kara kutusunu incelemek üzere yola koyuluyoruz.

Bir süredir, Başbakan Yardımcı Ali Babacan başta olmak üzere hükümet temsilcileri Türkiye ekonomisinin Avrupa'ya ders verecek kadar mükemmel durumda ve dünyanın en iyi göstergelerine sahip bir ekonomi olduğunu ifade ediyorlar. Çünkü Avrupa'da durgunluk ve kriz temel gündem. Bunu biraz irdeleyelim. Türkiye gerçekten Avrupa'ya örnek durumda mıdır?

Şimdi Avrupa'da krizin, 2008 dünya ekonomik krizinden ayrışan bir yanı var. Daha doğrusu onu aşan bir yanı oldu. 2008 krizi sonrasında özellikle finans alanındaki çalkalanma sonucunda Avrupa'da ayrıca bir borç krizi ortaya çıktı. Yani uzun yıllar boyunca kredi derecelendirme kuruluşlarının AAA verdiği ülkelerin bir çoğunda -İzlanda gibi-, yine AAA olmasa da Yunanistan gibi yüksek kredi değerleri verdiği ülkelere yönelik sermaye akışı çok hızlı idi. Sermaye yoğunlaşıyordu bu ülkelerde. Bu da bu ülkelerde görüntüde bir zenginleşme yarattı. Bina boyları yükselmeye başladı, bilişim alanında yatırımlar yapıldı, bankacılık-finans alanları çok güçlendi. Daha birkaç yıl önce Yunanistan Türkiye'den banka satın almıştı. Bir sürü girişimleri vardı. Mortgage piyasasına Türkiye'de çok ciddi bir giriş yapacaklardı. İzlanda, ha keza öyle. Yani bir anlamda bir vaha olarak adlandırılan İzlanda.

Fakat bu yapı birden bire alaşağı olmaya başladı. Çünkü finans kesiminde dolanan para miktarı gerçek üretimin 15-20 katına çıkmaya başladı. Yani olmayan, gerçeğe döndürülmeyen bir değerin hızla dolaştığı bir alan ortaya çıkmıştı. Şimdi Avrupa'daki bu krize bu açıdan bakıldığında, gerçek değere dönüş, değersizleşme süreci, bu haliyle de bir borç krizidir. Türkiye'deki durumla karşılaştırılabilir değildir. Türkiye'de bu durum bankacılık sektöründe çok şiddetli yaşanmadı bu süreçte. Bir sıkışma var, kredi oranlarını gözlediğimizde, bir daralma var Türkiye'deki bankacılık sisteminde. Fakat Türkiye'de bankacılık sektörü 2001 yılında kendi tarihinin en büyük krizini yaşadı. Ve onlarca banka kapatıldı. Ardından BDDK'nın (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) oluşturulduğunu biliyoruz. Sıkılaştırma politikaları izledi bu kurum.

Yani Yunanistan'ın yaşadığını Türkiye 10 sene önce yaşadı diyebilir miyiz?

Çok şiddetli yaşadı Türkiye. Bankacılık sektörü tarumar oldu. Hatta şöyle bir durum da ortaya çıktı: Türkiye'nin bankacılık sisteminde kendi sermaye payı hızla azaldı. Yerli sermaye payı yüzde 40'lara düşmüş durumda. Dolayısıyla ortada bir Türkiye bankacılık sistemi de kalmamış durumda. Devlet bankalarını ayırdığımızda, yabancıların aldığı çok sayıda banka var tabii, Türkiyelilere ait banka birkaç tane kaldı. Bunların çoğu da zaten ya satış aşamasında, ya da yabancı ortakla faaliyeti sürdürmekteler.

Başbakan Erdoğan'ın da bir açıklaması vardı. Memurlara yüzde 3+3'ten daha fazla verirsek Yunanistan gibi olur ekonomimiz. Batarız, çökeriz, iflas ederiz diyordu. Siz, Yunanistan'da yaşanan krizin daha çok finansal sermayenin hareketiyle ilgili olduğunu söylüyorsunuz. Yani ücretlerle bir ilgisini görmüyorsunuz.

Hiçbir ilgisi yok. Spekülasyona dayalı yaratılmış bir alan var orada. Ve bu kurumların borçlarını ödeyememesi sonucu devletin,-tıpkı Amerika'da 2008 krizi sonrasında olduğu gibi- borçları kamulaştırdığını gözüyoruz. Bu borçlar Yunanistan halkına ait borçlar değil. Bu borçları yaratan da Yunanistan halkı değil. Yunanistan halkına karşı AB içinden de böyle karikatürize edilebilecek tepkiler geldi: 'Yunanlılar yatıyor biz çalışıyoruz' gibi. Hiç böyle bir durum yok. Onlar da en az diğer halklar kadar değer üretiyorlar.

Çalışma saatleri açısından Avrupa Birliği içinde en yüksek rakamlar Yunanistan'a ait.

Evet, kapitalist sisteme eklemlenen çevre ülkelerinin başında geliyor Yunanistan. Türkiye gibi. Dolayısıyla bir üretim cehennemidir Yunanistan. Bu açıdan baktığımızda, orada halk borçlu değil tam tersine alacaklıdır. Yunanistan'da biliyorsunuz borçların bir kısmı ötelendi, bir kısmı silindi, ama kalan borçlar var ve bu borçların ödenmesi için belli şartlar getiriliyor. Acı reçete dediğimiz istikrar önlemleri öngörülüyor. Bunların da temelinde tüm dünyada uygulanan Washington Konsensüsü yatmakta. Kamu harcamalarının azaltılması, kamu gelirlerinin vergi ve mülk satışı yoluyla artırılması politikası gibi. Bu politikalar Türkiye'de zaten uzun yıllardır uygulanıyor. Türkiye'de Yunanistan'ın uyguladıklarının çok ötesindeki önlemler olağan hale gelmiş durumda.

Yunanistan'da halkın 'ayaklandığı' önlemler, kemer sıkma tedbirleri Türkiye'de uygulanıyor yani.

Zaten biz kemeri gevşetebilmiş değiliz. 24 Ocak 1980 bunun miladıdır. Rahatladığımız, kamu harcamaları artsın, sosyal harcamalar artsın denilen bir süreç yok. Şimdi burada Yunanistan'daki kamu harcamalarının azaltılmasıyla, Türkiye'deki kamu harcamalarının azaltılması arasında bir ilişki kurmak mümkün değildir. Çünkü Yunanistan'da krizi yaratan çalışanların gelirlerinin görece yüksekliği falan değildir, doğrudan oradaki finans sisteminin anarşist, saldırgan biçimde kamu kaynaklarını hiçe sayarak faaliyet sürdürmesi, köpük değer yaratması ve bunun tıkanmasıyla ilintilidir.

Türkiye'de mesela şunu tartışmıyoruz. 3+3 ne üzerinden öneriliyor? Eşelmobil sistemi üzerinden öneriliyor. Ücret endekslemesi sistemi. Bu sistem biliyorsunuz enflasyon oranı ölçüsünde bir kamu kesimi ücret artışı öngörülüyor.

Ama Türkiye'de son açıklanan yıllık enflasyon yüzde 8.28. Ancak bu konuda tartışmalar da var. Örneğin İTO'ya göre yıllık enflasyon yüzde 10'u aşmış durumda.

Onu söylemeye çalışıyorum. Yani kendi sistemine bile uymuyor. Öte yandan neredeyse bütün dünyada -bırakın demokratik olmayı- ülkelerin tamamında çalışanlar enflasyon farkı yanında  iyileştirme zamları almakta. Türkiye'de uzun yıllardır iyileştirme yok. Açıklanan resmi enflasyon düzeyinde bir artış yapılırken, şimdi ondan da vazgeçiliyor. Bu reel ücretlerin düşürülmesine yönelik bir politikadır. Bunun aynısını '80'li yıllarda yaşadık. 24 Ocak kararlarının hedeflerindendi reel ücretleri düşürmek. Reel ücretlerin düşmesi demek kârın artması anlamına geliyor. En son açıklanan enflasyonda üretici fiyat endeksinde çok ufak bir kımıldama var.

Evet...

Fakat tüketici fiyat endeksi bir ayda yüzde 1.5'e yakın artış gösterdi. Ne demek bu? Üretici fiyatları sermayenin aldığı hammadde ve üretim girdilerinin fiyatıdır, tüketici fiyat endeksi ise tüketicilerin tüketim maddelerinin fiyatıdır. Bir taraftan da yüzde 30'lara varan fiyat artışları oldu. Bu artışa rağmen sadece binde 8 civarında üretici fiyatlarında bir artış varsa, demek ki üretken sermaye, hammadde ve enerjiden kaynaklı maliyet artışını başka bir yerden indirmiş.

Nasıl indirdi?

Birincisi satış fiyatını artırmış. Yani enflasyon. Böylelikle tüketicilere yansıtılmış maliyetler. Bu yeterli değil. İkincisi, ücretleri baskılamak, çalışma sürelerini artırmak. Yani son enflasyon rakamları bize Türkiye'de çalışma koşullarına ilişkin çok önemli gösterge sunuyor. Siz nasıl ki kan değerlerinden bir hastalığın belirtisini anlayabilirseniz bu oranlardan da çalışma ilişkilerinde gelinen durumu anlayabilirsiniz.

Enerji fiyatlarındaki artışın bir şekilde telafi edilmesi gerekiyor ki bu telafi emekçiden yapılmış. Bahsettiğiniz çok net bir hesap. Şimdilik bu hesaba kısa bir ara verelim. Ve konuyla ilgili son bir noktaya değinelim. Türkiye'de bütçe bir süredir 'iyi' bir performans gösteriyor. Yani dengeli, pek fazla açık vermiyor. Bu bir yanıyla da sevinilecek bir gelişme mi, bilemiyoruz. Zam konusuyla da ilişkili sanırım.

Öncelikle şunu ifade edeyim. 3+3'te iki ihtimal olabilir. Birincisi, reel ücretleri azaltmak, ikincisi tüccar pazarlığının ifadesi olabilir bu. Yani, en azı söyleyip mümkün olduğunca düşüğe razı etmek. Yani ticari bir yaklaşım olabilir.

Bütçenin açık vermesi ne anlama gelir? Bir ülkede bütçenin denk olması amaç veya hedef olamaz. Hedefler mümkün olduğunca tam istihdama yaklaşmak, fiyat istikrarının sağlandığı, bunun ötesinde ihracatla ithalatın birbirinin dengelediği bir yapı ve istikrarlı bir büyüme olmaktadır. Hangisi var Türkiye'de diye sorarsak, bunların hiçbirisi yok. Ne istikrarlı bir büyüme var Türkiye'de. Ne fiyat istikrarı gerçek anlamda var. Ne ödemeler bilançosu dengesi sağlanmış durumda. Ne de tam istihdam hedefi var.

Böyle bir iddia zaten yok.

Evet. Dolayısıyla bırakın kapitalist üretim ilişkilerini ve diğer yönlerini bir kenara bırakın, Ortodoks makroekonominin kurallarına uygun bir durum bile yok Türkiye'de. Devlet bütçesi gelir ve giderden oluşuyor. Tıpkı aile bütçesi gibi. Son yıllarda özelleştirme adı altında blok satışlar yapıldı. Doğrudan kamuya ait kaynaklar belli sermaye kuruluşlarına verildi. Verildi diyorum çünkü değerlerinin çok çok altına pazarlandı.

Öyleyse hükümet biraz 'mirası yedi' diyebilir miyiz?

Bir mülksüzleşme süreci var. Özellikle 2006 sonrasında. Şimdi kimse özelleştirme geliri diye bir şeyden bahsetmiyor. Çünkü satacak bir şey kalmadı. Neye yönelindi şimdi? Orman vasfını yitirmiş denilen arazilere yönelindi, kentsel dönüşüm adı verilen yeni rant sistemine yönelindi. Bunlarla gelir arttırılmaya çalışılıyor. Vergilere baktığımızda en önemli gelir kaynağı; devletin, çok eşitsiz bir gelişim karşımıza çıkıyor. Dolaylı vergiler hızla arttırılmaya devam edilirken servet vergisi yok Türkiye'de. Hızla zenginleşen bir kesim var, hızla hem de katlanarak. Fakat bir servet vergisi yok. Gelir vergisine baktığımızda zaten içler açısı. Devlet gelir vergisini yakaladığından alabiliyor. Yakaladığı da ücretli çalışanlardan başkası değil. (İstanbul/EVRENSEL)

TEŞVİK GELİR ADALETSİZLİĞİNİ ARTTIRACAK

Gelir vergisi demişken, son dönemde gündemde önemli bir yer işgal eden yeni teşvik sistemine geçebiliriz. Buna göre, sermayeden alınan gelir vergisi neredeyse sınıflanıyor ya da büyük ölçüde düşürülüyor. Özellikle 6. bölge olarak tarif edilen Kürt illerinde. Öncelikle yeni teşvik sistemiyle ne hedefleniyor?

Hükümet birçok teşvik talebi açıkladı, özellikle 2008 sonrasında. Şimdi bunların ortak özelliği, tamamının arz yanlı teşvik politikaları olması. Bir yandan işsizlik sorununu çözmek istiyorum diyor ama diğer yandan kamu işletmelerini satıyor, oradaki işçileri işsiz bırakıyor  veya güvencesiz kadrolara geçiriyor. Ama diyor ki; "Ben üretici sermayeye kolaylıklar tanıyayım. Mesela sigorta priminin ona düşen kısmını ben ödeyeyim. Veyahut da belli vergi indirimleri, vergi istisnaları sağlayayım." Böylece sermaye daha çok kâr elde edecek. Kâr elde edince daha fazla üretmek isterse daha fazla istihdam yaratsın. Böylelikle istihdam sorunu çözülür. Bu benim ifadem değil. Doğrudan iki yıl önce ekonomiden sorumlu devlet bakanının söyledikleridir. İstihdama ilişkin nedir öngörünüz diye sorulduğunda bakanın çözümü böyleydi, 'böyle umuyoruz' demişti.

Kendi içinde bir mantıksal bütünlüğü yok mu?

Mantıksal bütünlüğü, '80'lı yıllar boyunca uygulanan ama tıkanmaya giren yaklaşım. Arz yönlü, parasalcı yaklaşım ve neoliberal politikalar. Bu politikaların hızlandırıldığını görüyoruz. Bunun karşısında ne olabilir? Devlet doğrudan kendisi çalışma alanları, istihdam alanları yaratabilir, kaynakları bunun için kullanabilir. İkinci ayağı da şu bunun, halkın gelirini arttırıcı bir boyutu olabilir. Tasfiye etmeye çalışılan sosyal güvenlik sistemi güçlendirilerek, düşük gelir gruplarına ek imkanlar yaratarak, aynı şekilde kamu kesiminde toplusözleşmelerde refah düzeyini artırıcı zamları vererek. Böylelikle emekçilerin daha fazla tüketeceği, tüketimle daha fazla üretmek isteneceği bir yapı olabilir. Böyle bir alternatif olabilir. Fakat hükümetin arz yanlı yaklaşımında, üretici sermaye ve çalışanlar arasında bir gelir transferinin ortaya çıktığını görüyoruz. Devlet, sigorta priminin işveren kısmını belirli bölge ve sektörlerde kendisi karşılıyor, fakat çalışanlarla ilgili böyle bir şeye gitme gereği duymuyor. Böylece, bir eşitsiz gelişim ortaya çıkmış oluyor. Öte yandan, örneğin işsizlik sigortası primi alıyor, ama işverenden almıyor, ama fonda biriken parayı sermaye gruplarına ve GAP gibi projelere aktarıyor. Dolayısıyla teşviki sadece, devletin sermaye gruplarının "önünü açması" olarak görmemek gerekir. Ortada bir teşvik varsa, kamu kaynaklarıyla yapılıyor. Ve toplumun geri kalanından alınıyor teşvik için kullanılan kaynaklar. Bu da ülkedeki gelir eşitsizliğini arttıran faktörlerden birisidir.

HAYALİ YATIRIMLAR GELECEK

Teşvikten çok kaynak aktarımı anlamına geliyor diyorsunuz.

Teşvik diğer yandan bir cezalandırmadır. Çünkü teşvik kapsamına girmeyen yatırımlar için bir haksız rekabet durumu doğurur. Ama hükümetin şöyle bir projesi var: Altıncı bölge dışında yatırım yapan sermaye, eğer altıncı bölgede de yatırım yaparsa, diğer yerlerdeki yatırımlarını da tıpkı tamamı 6. bölgedeymiş gibi -1. bölgedeki yatırımına da- aynı teşvikleri uygulayacağını söylüyor hükümet. Bu neye teşvik? Suça teşvik. '80'li yıllarda bunu yaşadık.

Hayali ihracatla...

İhracata dönük sanayileşme stratejisinde patlayan ihracat olmadı, hayali ihracat oldu. Paravan şirketler ve küçük atölyelerin bölgede yoğunlaşacağını söyleyebiliriz. Fakat bunlar hiç faaliyete geçmeyecek, etrafına çit çekilmiş kalmış yapılara dönüşebilecektir. Daha da tehlikeli bir yanı var tabi. Bu teşvik yabancı yatırımcılara da tanınacak.

Yabancı yatırımcı konusu da tartışmalı. S&P Türkiye'nin kredi notunu durağana çevirdiğinde, Bakanların ilk tepkisi, "Yabancı yatırımcı bunu ciddiye almayacak, yatırımlarına devam edecek" olmuştu. Hükümet, en önemli hedeflerinden birisini yabancı yatırımları arttırmak olarak ifade ediyor zaten. Her yurt dışı gezisinde mutlaka, o ülkenin şirket temsilcileriyle de toplantılar yapılıyor.

Yabancı Türkiye'ye eskisi gibi gelmiyor. Her ne kadar Türkiye şahlandı gibi bir söylem olsa da durum öyle değil. Fakat çok çok iyi denilen dönemde de Türkiye'nin notu B'ler düzeyinde. Yani yatırım yapılamaz düzeyde. Birçok ülke Türkiye'nin önünde. İşte Yunanistan daha yeni yeni Türkiye'nin seviyesine inmeye başladı.

Yani, krize rağmen yeni Türkiye'nin seviyesine indi.

Türkiye herkesin koşarak geleceği bir yer değil. Fakat orada başka tehlikeli bir durum var. 2-B ile bağlantılı olarak -karşılıklılık ilkesi de bir kenara bırakılarak- yabancılara mülk satışındaki sınırlamalar kaldırıldı. Şimdi, bununla birlikte düşündüğümüzde tehlikeli bir durum arz ediyor. Çünkü yabancı sermaye Türkiye'ye gelip yatırıma giriştiğinde Türkiye MAI'nin, MIGA'nın tarafıdır, dolayısıyla yabancı yatırımcının Türkiye'de şöyle bir hakkı var: Faaliyete başlamamış bile olsa, bir alanda faaliyet izni aldığında, belli bir süreyle kârını Türkiye'nin garanti etmesi gerekiyor. Yatırımcı diyor ki, ben şu faaliyetten şu kadar kâr elde edeceğim. Bunu edemeyince, devlet bunu karşılamak zorunda. Mesela grev gündeme geldiğinde, devlet bunu engellemek durumunda. Bunları yaşadık, Eurogold'da belli ölçüde yaşadık. Tahkimde Türkiye'ye açılmış çok sayıda dava var. Yabancı şirketlerin Türkiye'de faaliyetlerinin durması sonucu açtıkları davalar var. Bunların yüzde 90'ı hiç faaliyette bulunmamış, sadece izin almış firmalar. Kamuoyunda, bunlardan en bilineni Uzan'lar davası. Diğer yabancı firmalarının bir çoğu da Uzan davasının sonuçlanmasını bekliyor. Toprak satışlarıyla birlikte süreç geri dönülemez bir duruma doğru ilerliyor.

Bir de tasarruf tartışmaları vardı. Özellikle bireysel emeklilik sistemine devlet desteğiyle gündeme geldi. Bu devlet desteği ne anlama geliyor?

Burada tehlikeli olan bireysel emeklilik sistemi ve devletin burada üstlendiği rol. Bunu basitçe halkın tasarruflarını arttırması ve buna bağlı olarak yatırımların ülkede artması için yapılan bir şey olarak düşünmemek lazım. Bu aynı zamanda yakın gelecekte sosyal güvenlik sisteminin tamamen tasfiyesine yönelik adım atılacağının en önemli işaretidir. Örneğin, ABD'deki emeklilik sistemi büyük çoğunlukla bireysel emeklilik sistemine dayanıyor. 2008 krizinden önce  pilotların bağlı olduğu bir emeklilik fonu çöktü. Bunun sonucunda aldıkları emekli maaşı yüzde 96 düzeyinde azaldı, yani kuşa döndü. Böyle bir riskle karşı karşıya bırakılmak isteniyor toplumun geneli. Dolayısıyla bu çok önemli bir mesele ve dikkatli olmak lazım.

Amerika'da bu sistem nasıl işliyor? Yani, insanlar refah içinde bir emeklilik geçirebiliyorlar mı?

Hayır, Amerika'da şu anda 5 milyonu aşkın insan evsiz durumda. Dolayısıyla bunun en önemli sebebi de hayatını idame ettirebilecek, ev kiralayabilecek, beslenmesini sağlayabilecek gelirden yoksun kalmıştır geniş halk kesimleri. Peki, bu insanlar keyiften mi sokakta yaşamaktalar? Hayır, hayatlarının belli bir dönemlerinde çalışmışlar, gelir elde etmişler. Fakat artık çalışamaz duruma geldiklerinde sosyal güvenlik sistemi hayatlarının geri kalan bölümünde onurluca bir yaşam sürdürmelerini sağlayabilmekten uzak. Bu da sosyal güvenlik sisteminin piyasanın insafına bırakılmasıyla ilgilidir. Bizde de şu an yapılan budur.

İhracat-ithalat tartışmalarına geçelim. Belki de 2011 yılı boyunca hükümet, her ay açıklanan ihracat rakamlarıyla yeni bir rekor töreni yapıldı. Ancak 2011 yılı sonunda ilk defa ithalat gerçeğini itiraf etmek durumunda kaldı. Bunu yaparken Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, "Evet, ithalat yüksek, ama ithalatı babam yapmıyor" diyerek kendini savundu. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şöyle anlamak lazım: Cari açık GSMH'nin yüzde 10'u civarında. Dünya standartlarında kabul gören üst sınır yüzde 7'dir. Yani Türkiye, bu konuda üst sınırı çoktan aşmış durumda. Yani, hipertansiyon var diye düşünürken şu an Türkiye'nin tansiyonu 25'lere çıkmış durumda ve ortalıkta dolaşıyor. Nerede düşecek belli değil ama düşeceği kesin. Türkiye için 2011 yılı kendi krizinin başlangıç yılıdır. Nasıl 2008 krizi 2006 ile başladıysa adım adım, Türkiye 2011'den itibaren kendi krizini yaşamaya başlamıştır.

Yüzde 8.5'lik büyümeye rağmen mi?

Ona rağmen. Yüzde 8.5'lik büyüme Türkiye'deki istikrarsız yapıyı anlatır. Çünkü kriz sonrasında uygulanan teşvik programlarıyla, yeni çalışma yasalarıyla, sosyal güvencesizleştirme adımlarıyla sermaye kesimine ciddi gelir transferleri yapılmıştır.

Böyle bir büyüme...

Dolayısıyla bu sürdürülebilir değil. 2012 için tahminler yüzde 2 ile 4 arasında. En iyi tahmin yüzde 4, kötümser tahmin ise yüzde 1.5'e kadar iniyor. Bu da büyümenin sürdürülebilir olmadığı, sağlıklı olmadığı anlamına gelmektedir. Burada ithalatın artıyor olmasının en önemli sebebi ihraç edilen mallarda yoğun biçimde ithal girdi kullanılmasıdır. Bazı alanlarda yüzde 85'lere kadar çıkıyor bu oran. Bu nedenle Türkiye ihracatını arttırıyor, evet, ama her ihracat artışı için daha hızlı bir ithalat artışı gerçekleşiyor. Bu birinci sebep. İkinci sebep de şu; Türk lirasının dolar karşısında göreli değerli kalması sonucunda, ihracatçı konumdaki küçük üretici, ithalatçı konuma gelmeye başladı. Bunu özellikle konfeksiyon ve tekstilde yaşadık. Yani, dışarıdan girdi kullanacaksın, borçlanacaksın, sonra bunu satmaya çalışacaksın; fakat rakipleriniz var Çin gibi, ya da sizden daha kaliteli üreten Avrupa ülkeleri var. Bunlarla rekabet etmeye çalışacaksın, bunun yerine dışarıdan mal getirip bunu yurt içinde sattığınızda daha çok kâr elde edebiliyorsunuz. Bu birçok ihracatçıyı ithalatçı durumuna getirdi.

Bunun ötesinde hem yabancı sermayeyi çekme hem de ihracatı arttırmayla ilgili politikaların ikisinin de ortak bir paydası var. Bunlar ancak ücretlerin baskılandığı ve çalışma koşullarının ağırlaştığı koşullarda gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla Türkiye hızla, yeni bir Çin, yeni bir Hindistan olma yolunda adımlar atmaktadır. Bakın, bunun en son örneğini Mısır'da yaşadık. Mısır, '90'lı yıllardan itibaren yabancı sermayeye bir cennet olarak sunulmaya başlandı. Ücretler baskılandı, sendika hakkı yok denecek kadar az, diğer sosyal güvenlik hakları tırpanlanmış durumda, burası yabancı yatırımcı için bir vahaya dönüştürüldü. Ve gelinen aşamada gördük işte Mısır'da olan şeyi.

Sosyal patlama...

Sosyal patlamanın itici gücünü sınıfsal çelişkiler oluşturmuştur. Mısır için, Tunus için bunu söyleyebiliriz ama tamamı için bunu söyleyemeyiz.

EMEKÇİNİN EKMEĞİ GÜN GEÇTİKÇE KÜÇÜLÜYOR

Sonuçta uzun zamandır tartışılıyor. Çeşitli raporlarda da Türkiye ekonomisinin kırılgan olması temel olarak cari açığın yüksek olmasına bağlanıyor. Kriz olasılığında başta gelen ülkelerden biri Türkiye oluyor cari açık nedeniyle. Cari açık nasıl bir tehlikedir ki, ekonomiyi böyle bir riske sokuyor?

Gelişmekte olan ülkelerde, belli bir oranda cari açık olabilir. Dünya ticaretine baktığımızda da çok uzun zaman ABD 700 milyar dolar ortalama yıllık cari açık vermiştir. Çin'e baktığımızda yine 400 milyarlar düzeyinde cari fazla vermiştir. Yani burada cari açığın olması ya da fazlanın olması ya da dengenin olması tek başına bir gösterge değildir. ABD 700 milyar civarında cari açığı uzun yıllar sürdürebilmiştir. Çünkü bunun karşılığı Amerikan hazinesinde vardır. Çünkü neyle var? Matbaası var, kağıdı var ve yeşil mürekkebi var. Ve dünyada geçer akçe. Ama Türkiye'nin böyle bir durumu yok, ABD doları basacak durumda olsaydı, cari açığı problem olmazdı. Dolayısıyla cari açığı kapatmak için dolar elde etmesi lazım.

"Cari açığımız var yola devam edelim", böyle bir şey yok. 60 milyar dolar cari açığınız varsa, bunu devlet olarak hazinede tutmanız gerekiyor. Merkez Bankasının kasasında bu parayı gösterebilmesi gerekiyor.

Neden?

Çünkü, ticari işlemlerin garantörü devlettir. Özel sektör dışarıda ticaret yaptığında bunun garantörü Türkiye Cumhuriyeti'dir. Onun için bu direkt şu anlamına geliyor: 5 kişilik bir pasta yapalım. Ama dışarıya borcunuz var, bu borcun devletin ya da işçi Ahmet'in, Fatma'nın borcu olması gerekmiyor. Özel kesim sermayenin borcu diyelim. Bu pastanın 2 kişilik kısmını kesip dışarıya gönderiyorsunuz. Pastayı biz 5 kişilik pişiriyoruz ama 3 kişilik yiyoruz. Sonuç şu; geniş halk kesimleri çalışıyor, daha fazla çalışıyor, değer yaratıyor ama yediği pasta, ekmek, somun gün geçtikçe  azalıyor.

KAPİTALİZMDE TOPLUMSAL REFAH OLMAZ

Bu sorunu (cari açığı) çözmek üzere gündeme getirildiği söylenen Sanayi Stratejisi var. İddia şu; orta ve yüksek teknolojili, katma değer üreten bir üretim yapısına yoğunlaşılacak, böylece dışarıdan ithal edilen ürünler de Türkiye'de üretilmeye başlanacak. Bu sanayi stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok eklektik. Türkiye'de 1960-80 arası planlı dönem olarak adlandırılıyor ve temel özelliği ithal ikameci bir üretim stratejisinin benimsenmiş olmasıdır. Amaç, dışarıdan aldığımız malları, dışarıdan almayalım ve içeride üretelim. Ancak dönem sonuna baktığımızda Türkiye'nin yabancı girdi bağımlılığı daha da artmıştır. Yani dönem tam anlamıyla bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Stratejide benzer bir yöntemle yüksek teknolojili ürün üretiminin arttırılmasından bahsediliyor. Türkiye'nin bu dünya yapısında, yüksek teknolojili ürünlerde uzmanlaşabilmesi için öncelikle tasarımda uzmanlaşması gerekir.

Ama bu da uluslararası tekellerin kontrolünde.

Evet. Türkiye bu konuda da patent yasalarını çok ağır bir şekilde işletiyor, çok korumacı. Tekelci sermayeyi, korumaya yönelik bir mekanizma işletiyor Türkiye. Bu tip anlaşmalarda en çok başlığa imza atan ülke konumunda. Ama bunlara gerek yok. Başkasının kurallarıyla hareket ederken, 'Biz bilim ve teknoloji alanında şöyle gelişeceğiz' derseniz bu gerçekçi olmamış olur.

Peki, bu anlattıklarınızdan, olası bir halk iktidarında, emekçi sınıflar iktidara geldiğinde; dünyadaki ilişki ağı gereği, 'Başka bir iktisadi politika başarı olamaz' gibi bir sonuç mu çıkıyor? Kendi ekonomisini ayakta tutabilecek bağımsız bir politika izleyemez mi, böyle bir şansı yok mu?

Var tabi ki... Buradaki temel problem zaten kaynak yetersizliği değil. Temel problem, kaynakların sermaye birikimini arttırmak için kullanılıyor oluşu ve bu birikimin de belli bir zümrenin hizmetinde kullanılıyor olması. Yani, toplumsal refah için üretim yapılmıyor, çünkü kapitalist üretim ilişkileri geçerli. Ürettiğimizi tüketemiyoruz, kendimiz için üretim yaptığımız anda, bu tabii, başka bir üretim ilişkileri bütünü gerektiriyor, o zaman Türkiye kendi ayakları üzerinde durabilecek ve dışarıyla da ilişkilerini daha dik ve onurlu bir biçimde geliştirebilecektir. Böyle bir potansiyelimiz mevcuttur.

İstanbul-Arif Koşar/Evrensel