08 Eylül 2011, Perşembe

'AKP lafta kalmak şartıyla ileri gidiyor'

BM'nin Mavi Marmara Raporu'nun ardından gerilen Türkiye-İsrail ilişkilerini değerlendiren Ortadoğu uzmanı Faik Bulut, AKP hükümetinin tepki olarak devreye koyduğu tedbirlerin pratik anlamda bir ifadesinin olmadığını belirterek, "Anlaşmalar zaten yapılmış. İsrail ile ilişkiler göbekten bağlıdır ve yapısal bir biçimde değişimden söz edilemez. AKP lafta kalmak şartıyla ileri gidiyor" dedi.

ÇAĞDAŞ KAPLAN/ŞİLAN ÖZHAN

2010 yılı Mayıs ayı sonunda Gazze'ye gitmek üzere yolan çıkan yardım gemisi Mavi Marmara'ya İsrail'in saldırısının ardından BM tarafından hazırlanan raporun basına sızmasının ardından Türkiye İsrail ilişkileri söylemler düzeyinde tekrar gerildi. Mavi Marmara gemisinin sorumsuzca hareket ettiği ve Gazze ablukasının hukuki olduğu yönünde ifadelere yer verilen raporun basına sızmasının ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, AKP hükümeti yetkilileri ve Başbakan Erdoğan rapora tepki göstererek bir takım tedbirler aldıklarını açıkladı. İsrail ise özgür dilemeyeceğini açıklarken, ABD yetkilileri iki ülkenin sorunları çözmesi yönünde telkinlerde bulundu. Yaşanan gelişmeler üzerine çeşitli çevreler farklı değerlendirmeler yaparken, Ortadoğu Uzmanı Faik Bulut, İsrail-Türkiye ilişkilerine ilişkin sorularımız yanıtladı.

'TÜRKİYE TARİHİ BOYUNCA İSRAİL İLE GİZLİ FLÖRT İLİŞKİSİNDE'

-          Türkiye-İsrail ilişkileri nasıl ve hangi temelde başladı?

Türkiye 1948 yılında tanıyor İsrail'i. Bu tanımanın da iki sebebi var. Birincisi artık Türkiye giderek Sovyetlerden uzaklaşıyor ve Avrupa'ya girmenin yolunu arıyor. Batıya yaklaşma temelinde gelişiyor. İkinci durum ise daha ideolojik. Atatürk İlke ve İnkılaplarında bulunan "laiklik" temelinde muhtemelen Arap dünyası ile ilişkileri koparma ve hilafetten kopmanın da getirdiği bir ideolojik tavırla da İsrail'i tanımış oldu. Üçüncüsü ise biraz daha batı merkezli bir anlayış. " İsrail çöle hayat getirdi" felsefesi ile hareket edildi. Yani İsrail buraya gelirken bir hayatiyet getirecek, deyim yerindeyse "medeniyet" getiriliyor. Menderes-Demirel dönemine baktığımızda özellikle Türkiye'nin NATO'ya girmesi ile birlikte daha çok anti komünist temelde "Yeşil Kuşak" projesi ya da NATO'nun üyesi olması hesabiyle ile NATO'dan daha çok NATO'cu kesilerek Araplarla kavga etmiyor, ama bir anlamda Araplardan uzak duruyor ve İsrail'e daha yakın bir tutum sergiliyor. Çünkü Abdulnasır var ve Arap ulusalcılığı giderek yükseliyor. Bu ulusallık ise Sovyetlerin yayılmasının bir parçası olarak gözüküyor. Eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabir Çağlayangil'in deyimiyle "gizli flört" durumu yaşanıyor. Daha sonra 1980'lere gelindiğinde Türkiye zaman zaman Arapları destekleyen tavırlar almış oluyor. Yani "gizli flört" durumu açık nişanlılık ve sözlülük dönemi geçiriyor.

1970'lerde genelde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) olduğu için Türkiye'den de sol bir yükseliş var. Bu sol hareket de nereye gidiyor. Suriye'ye gidiyor. Eğitim vesaire için FKÖ'ye gidiliyor. Türkiye burada da solun yükselmesi karşısında "İsrail bir engeldir" mantığıyla hareket ediyor.

1967 6 Haziran'ında Arap ülkeleri bozguna uğrayınca İsrail, Mısır savaş alanlarını birden bombalıyor ve bütün uçaklarını mahvedince bu bozgun gerçekleşti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Abdulnasır'a "geçmiş olsun" telgrafı çekiyor ve ilişkileri yeniden sıcak bir döneme getirmeye çalışıyor.

1973'te petrol ambargosu var. Bu petrol ambargosu ile birlikte Türkiye deyim yerindeyse özellikle koalisyon hükümeti, Necmettin Erbakan'ın etkisiyle Arapların yanında biraz daha fazla yer almaya çalışıyor. Ki 1974'de FKÖ Birleşmiş Milletler'de (BM) gözlemci sıfatı kazanırken Türkiye onun lehine oy kullanıyor ve dolayısıyla böylesi olumlu hava devam ediyor. Daha sonra İslam Konferansı Teşkilatı'nın üyesi olması hesabıyla İsrail'in "Mescid-ül Aksa" denilen camiinin altında bulunan Süleyman peygamberin tapınağını çıkarmaya çalışması ile birlikte tepkiler yükseliyor. Bu dönemde Süleyman Demirel Kudüs komisyonunda yer alıyor. Bu gelişmelerle birlikte BM'nin İsrail'i bağlayıcı 242 sayılı kararı ile birlikte Türkiye burada da Filistinlilerin lehine oynuyor. Ama İsrail'le ilişkiler giderek artış da gösteriyor, bir yükseliş trendi gözüküyor. Bir yandan Araplarla sıcak ilişkiler devam ederken bir yandan da İsrail'le ilişkilerde bir yükseliş trendi var.

Özetlersek Türkiye, İsrail ve Filistin konusunda tam bir denge politikası izliyor. "Ne şiş yansın ne kebap" gibi bir yönelim içerisinde. Sovyetik yapının çöküşü ile birlikte Türkiye'de bir İsrail rüzgarı esmeye başladı. Ecevit ilk defa bir başbakan olarak İsrail'i ziyaret etti. AKP döneminde de çokça ziyaretler oldu. Bir anlamda Türkiye'deki fikir hayatı da bir anlamda etkilenmiş oldu. Olmadık ölçüde hem sol kesimde hem liberal hem de sosyal demokrat kesimde antisemitizm Türkiye'de var denilmeye başlandı. Bu ilk olan şey İsrail'e bir sempati besledi.

28 Şubatla birlikte askeri anlaşmalar daha doğrusu İslami kesim bu konuda biraz demagoji yapıyor. 28 Şubat öncesi Ecevit döneminde askeri anlaşmalar oldu. 800 milyon doları geçen ve yaklaşık 2.5 milyon doları bulan askeri anlaşmalar yapılmıştı. PKK ile de çatışmaları olunca daha önce uydu istihbaratı da veriyordu, PKK ile mücadele döneminde işbirliği vardı. PKK çevresinin ilişkilerine yönelik istihbarat da vardı. Ki Kenya bunun en somut örneği oldu. Öcalan Kenya'ya giderken ilk düşündüğüm şey "Kenya'da CIA'nin istasyonu var çok kuvvetli. İsrail'in de çok kuvvetli bir casusluk istasyonu var. Burada başına bir şey gelebilir" fikri olmuştu.

'AKP'NİN TEPKİSİ PRENSİP BİR TEPKİ DEĞİL'

-          AKP hükümeti ile birlikte İsrail-Türkiye ilişkilerinde ne değişti?

Türkiye'nin tavrı AKP hükümeti ile birlikte öncesine göre tam değişti diyemeyiz. AKP şimdi her şeyi kendisine mal ediyor, ama tam değişti diyemeyiz. Sadece emrivakiler karşısında AKP hükümeti reaksiyonel bir tutum takınıyor. Bu tepkilerin içerisinde Lübnan'a saldırı vardı, 2004 yılında İsrail'in Cenin Kampı'nı kuşatmasına tepkisi oldu. En sonunda Gazze olayı patlak verdi. Buradan çıkarttığımız nokta, AKP'nin İsrail'e tepkisi bir prensip tepki değil. Yani günlük politikaların Türkiye'ye dayattığı şeylerdir. Aksi takdirde ilişkiler de devam eti. Yani "One Minute" dediği dönemde de ilişkiler devam etti, "İlişkileri kestik" dedikleri dönemde de ilişkileri devam ediyordu. Özellikle cemaat şirketleri vasıtasıyla çok fazla ilişki var. En son Kılıçdaroğlu'nun "Hükümetin bir bakanını kendisine yakın bir şirketin ihaleleri alması için İsrail'e gönderdiği" iddiası var.

-          Mavi Marmara saldırısının ardından AKP'nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mavi Marmara olayına iki türlü bakmak lazım. AKP ile birlikte Türkiye'de yükselen İslami bir hareket var. Bu İslami hareket bir şekilde kendisini uluslararası alanda da ispat etmek zorundaydı. AKP ise buna seçim hesabı gibi küçük hesaplarla el altından destek verdi, fakat dışarıdan da çok sahiplenmedi. Zaten İsrail başından beri tehdit etmişti "Gelirse vururuz" demişti, yani olacaklar belliydi. Tabi ki bu İsrail'i haklı çıkartmaz, ama olayın nereye gideceği belliydi. Nitekim AKP de olayın nereye gideceğini bildiği için milletvekillerini göndermedi. Daha önce Ürdün üzerinden 2 ya da 3 milletvekili Gazze'ye girmişti. Mavi Marmara'nın girişinde ise tehlike görüldü ve AKP kendisini geri çekti. "Geri çektim" diye ise hiç bir zaman söylemedi, sahiplenmedi. Mavi Marmara olayının ardından ise AKP feryat figan etmeye başladı, İsrail'e çok sert tepki göstermeye başladı. Burada da şöylesi fırsatçı tutum ortaya çıktı. AKP bu nedenle Türkiye kamuoyunda İsrail politikaları karşısında olan havayı kendisine çevirdi. İkinci olarak ise daha çok şova dönük Arap ülkelerine "model" olma, kendisini sevdirme ve Başbakan Erdoğan için "kahraman" şeklinde bir imaj yaratma şeklinde oldu. Bunlar da göz önünde bulundurulursa deyim yerindeyse "lafta kalmak" şartıyla epeyce bir ileri gidildi. Doğrusunu isterseniz o imaj da yaratıldı. Bu sadece İslami kesimde değil o bölgedeki solcu kesim üzerinde de etkili oldu.

'TÜRKİYE RAPOR HAZIRLIK SÜRECİNDE İSRAİL İLE GÖRÜŞTÜ'

-          BM'nin Mavi Marmara Raporu'nun perde arkası nedir?

BM'nin Mavi Marmara raporunun perde arkası önemli. Esas olarak hükümet 3 şart öne sürüyordu. Bunlardan birincisi Mavi Marmara olayı için özür dilenecek, ikincisi resmi olarak devletlerarası tazminat ödenecek, üçüncüsü ise Gazze'ye uygulanan abluka kaldırılacak. Bu şartlar olamaması durumda ise Türkiye geri adım atmayacağını açıkladı. Fakat süreç bu şekilde devam etti. Olayın perde arkasına bakınca ise Türkiye'nin İsrailli diplomatlarla bu süreç içerisinde çok sayıda görüşme yaptığı ve Türkiye'nin İsrail'e çok mühlet verdiği ortaya çıktı. Uluslararası toplantılar münasebetiyle Türk ve İsrailli yetkililer ile çok sayıda görüşmelerde bulunmuşlar. Görüşmelerde ise devreye giren ve esas olarak talep eden de ABD olmuş. "Mühlet verilsin, orta yol bulunsun, bu kadar diretmeyin" şeklinde taleplerin olduğu görülüyor. Bu diretmeme olayında ise ortaya çıkan nokta görüşmelerin belirli bir noktaya geldiğidir. Bu orta nokta da İsrail, özür dileyecekmiş, eğer anlaşma olsaydı. Türkiye ve İsrail bir protokol yapacak ve bu protokol gereği İsrail özür dileyecek, ama bu kamuoyuna açıklanmayacak." Yani iki devlet arasındaki protokol de İsrail Türkiye halkından özür dileyecek" ibaresi kullanılacaktı. Yine tazminat noktasında bir orta yol bulunmuş. Ama her ne olduysa İsrail bu politikanın gereklerini yerine getirmemiş.

Netanyahu bu protokolü kabineye götürüyor ve itiraz gelince mühlet istenilmiş. Tam bu anlaşmanın sağlanacağı zaman İsrail'in Celile bölgesinde çıkan orman yangınına Türkiye'nin helikopterlerle su taşıması da İsrail'de kamuoyu oluşturup protokolde varılan iki noktayı İsrail'in kabul etmesi yönünde yolu açmak amacındaymış.

'AKP DİPLOMASİDE BAŞARISIZ, ORTADOĞU POLİTİKASINI BİLMİYOR'

-          AKP ve Başbakan Erdoğan'ın dış politikadaki iddia ettikleri başarı neden rapora neden yansımadı?

BM raporunun yazılacağı komisyonun oluşturulmasında da ciddi bir başarısızlık söz konusu. Çünkü Palmer, tümüyle İsrail yanlısı birisi ve raporu tarafsız yazması mümkün değil. Komisyon yardımcısının durumu da aynı. Bu da başından bu yana bilinen bir nokta. Türkiye'nin iddialarını doğrulayacak bir raporun çıkmayacağı çok açıktı. Ama Türkiye böylesine ağrı bir sonucu da beklemiyordu. Türkiye'nin diplomatik başarısından söz etmek için komisyonun oluşumunda oluşturulacak dengeden söz etmek gerekirdi, ama bu dengenin olmadığı ilk günden bu yana açık. AKP dış politikası ile çok övünüyor, ama bu raporun komisyonunun oluşumu bunun böyle olmadığının en büyük kanıtıdır.

Türkiye İsrail'e görüşmelerde verdiği mühletlerle İsrail politikasını iyi tanımadığını göstermiş oldu. Esasen Türkiye Ortadoğu politikasını, Ortadoğu'da hangi manevraların döndüğünü çok iyi bilmiyor. Dosyaya hakim değil. Bu da AKP'nin en büyük zaafı. İlk "ağzının payını" Recep Tayyip Erdoğan aldı. Eski İsrail Başbakanı Olmert gelip kendisi ise Gazze meselesinde görüştü. Kendilerini koruma hakkına sahip olduklarını söyledi ve Tayyip Erdoğan da buna inandı. İşte dosya eksikliği buradan da belli oluyor. Bu söylemin ardından ise 5 gün sonra saldırı başladı ve Erdoğan feveran etti.

Raporun Türkiye lehine çıkmayacağı belliydi ve sizin Türkiye'nin aleyhine çıkacağından 5 gün önce haberiniz oldu. Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise, "Rapor devlet mahremiyetine yakışmayacak bir şekilde sızdırıldı" diyor. Bunun altında da aslıda gizli kalsaydı bu kadar tepki göstermezdik anlamı çıkıyor. Burada da çok övündükleri diplomasi adına bir başarısızlık var.

'TEDBİRLERİN PRATİK ANLAMDA BİR İFADESİ YOK'

-          Türkiye'nin İsrail'e karşı aldığı tedbirler ne kadar gerçekçi?

Genelde 10 maddeden oluşan tedbirlerden birisi diplomatik seviyenin 2. katip seviyesine indirilmiş olması. Zaten bu daha önce yapılmış, yeni olmayan bir olay. Aslında 6 aydır büyükelçilik yok, maslahatgüzar düzeyinde temsil var. Bu tedbirin de fiiliyatta çok bir şey ifade ettiğini sanmıyorum. İkincisi ise Lahey'e dava başvurusu. Davayı, katleden askerlere açacaklar ve bunu devlet yapmayacak, yakınlarını kaybeden aileler yapacak. Ayrıca Lahey'de İsrail'in kara sularını uzatması meselesi tartışılacak. Burada da sonuç alınacağını düşünmüyorum. Çünkü Lahey'deki dengeler yine ABD İsrail ve AB'nin dengeleri olacaktır.

Askeri anlaşmaların askıya alınması tedbiri ise bundan sonra anlaşma yapılmayacağı anlamına gelir. Ama askeri anlaşmalar zaten yapılmış bitmiş. Üstelik bitirilmediği, askıya alınacağı açıklandı. Dolayısıyla bu tedbir de pratikte bir anlam ifade etmiyor. Sadece bundan sonra İsrail şirketleri askıya alınan süre boyunca ihaleye giremeyecekler.

Seyrüsefer konusunda ise Türkiye meydan okuyacak ve deyim yerindeyse Akdeniz'de gövde gösterisinde bulunacak deniliyor. Bunların hepsi "dostlar alışverişte görsün" babında davranışlar. Ama savaşa sebep vermez. Olsa olsa gemiler arasında Türkiye ve Yunanistan hava sahasında yaşanan it dalaşı bezeri olay yaşanacak. Bunun da çok büyük bir anlamı olduğunu zannetmiyorum.

'İLİŞKİLERDE YAPISAL, KÖKLÜ BİR DEĞİŞİM OLMASI MÜMKÜN DEĞİL'

-          BM Raporu İsrail Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler?

Kritik nokta Türkiye'nin İsrail'i tek başına boykot edeceği sanısıdır. Ama NATO çerçevesinde ve ikili anlaşmalarla ABD'ye bağlı olduğunuz sürece, politikalarınız bağımsız olamaz. Bu durumda da İsrail'e ne kadar kafa tutarsanız tutun ABD tarafından telkin edilirsiniz. Devrede ABD ve AB olduğu sürece hükümetin esip gürlemesi çok ikna edici değil.

"İsrail ile bütün ilişkiler koparılıyor" havası verilmesi eşyanın tabiatına aykırı. Bu da elçabukluğu marifetiyle bir şeylerin gizlenmesi algısıdır. Nitekim şu an Türkiye kamuoyundaki algı da İsrail'in tümüyle boykot edileceğidir. Ama bu mümkün değil. Türkiye'nin ve İsrail'in sermaye grupları sonuna kadar bu duruma tepkisiz kalmazlar ve bir şekilde lobi faaliyeti ile müdahale ederler. Cemaatin sermaye kaynakları ise İsrail'de çok fazla. Bilançoya bakıldığında Türkiye'de belli bir cemaate yakın şirketlerin İsrail'de ne kadar pay sahibi oldukları görünür. Hükümetin moda tabiriyle yandaş şirketlerinin de büyük bir payı var. Bunların da sürece sessiz kalması mümkün değil. Son iki yılda ticarette zaten yükselme trendi de bunun açık göstergesi.

İsrail ile ilişkiler göbekten bağlıdır ve yapısal köklü bir biçimde değişimden söz edilemez. Bu olursa şayet Türkiye'de yapısal bir değişimin sonucu olabilir. Bu da şu an için gözükmediğine göre, kısa süreli değişimler olabilir, bu gerginliğin sonucudur.

DİHA