24 Ağustos 2010, Salı

İstenmediğin yerde olmak köleliğin gereğidir

AYHAN BİLGEN ayhanbilgen@yahoo.com

Son yazıma gelen tepkiler dolayısı ile kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Yazıda BDP ile birlikte anılmaktan kaçınan evetçi ve hayırcıların, "efendi" psikolojisi ile hareket ettiklerini iddia etmiştim. Bu tarif elbette evet ya da hayır diyen herkesi kapsamıyor. Zaten bu yazıda, efendilerin psikolojisinden çok köleliğin mantığı üzerinde durmak istiyorum.

Köle sahibi olmak kadar, köleliğe razı olmak da insan doğasının bir parçasıdır. Hazreti Muhammed'in 23 yıllık mücadelesi ve Kur'an'ın kölelik kurumunu tümden ortadan kaldırmak yerine, belli kurallara bağlamış olması dikkat çekici bir durumdur. Bu tablo sonraki yüzyıllarda özellikle Emevi zihniyeti tarafından köleliğin meşrulaştırılması için kullanılmışsa da, ben tam tersi bir gerçekliğin altını çizmek istiyorum. İnsanlığın hırs ve mülkiyet duygusu, eşitlik anlayışını o denli aşmıştır ki, dinler dâhil hiçbir sosyal değişim projesi bu ağır yükü tümden kaldırmayı başaramamıştır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte, "teba" değil "yurttaş" söylemi bu nedenle, kulağa hoş gelmekle birlikte, pratikte çok büyük sonuçlar doğurmamıştır. Sadece köleliğin hukuku ve uygulama yöntemleri değişmiştir.

Bütün bu kölelik değerlendirmesinin, referandum tartışması ile ne ilişkisi olduğuna gelelim. Kendi geleceğine karar verme hakkı tanınmayan toplumlar modern çağın köleleridir. Kölelerin istenmedikleri yerde bulunmama iradesini göstermelerine bile izin verilmez. Bu nedenle, Türkiye demokrasisinin defosu biçiminde tanımlayabileceğimiz Kürt sorunu,  referandumdan çok özerklik kavramı üzerinden tartışılmalıdır. Referandumda tutacakları saf, köle olarak görülmekten kurtulmaya yetmeyeceği gibi sadece "küçük kafes" ile "büyük kafes" arasında tercihi belirleyecektir. Oysa özerklik konusu, iç savaş ve kanlı kopuşa giden tünelden önceki son çıkış olarak karşımızda durmaktadır.

Özerklik konusunun Türk toplumunda daha çok kaygı uyandıran tarafı üzerinde yoğunlaşarak toplumsal inşa boyutunu ikinci plana itmemeliyiz. Elbette Türkiye devleti ile yeni bir hukuk inşası kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak buna odaklanmak ve özerkliği salt diyalog konusuna kilitlemek sadece zaman kaybına neden olur. Diyalog ve müzakere sürecini hızlandıracak olan, "kendi kendine yeter olma" mekanizmalarını toplumsal zeminde inşa etmedikçe, sağlıklı ve eşitler arası bir diyalog asla gelişmeyecektir.

Türkiye'nin geneline dağılmış olan Kürtler ve birlikte yaşamdan yana olan Türklerin bu sürece yönelik kaygıları elbette yersiz değildir. Bu kaygıları gidermenin yollarını kanallarını aramak ağır bir sınav olarak önümüzde durmaktadır. Ancak bu yoldaki riskler dolayısı ile taleplerden vazgeçilmesini beklemek doğru değildir. İktidar ve devlet merkezli algıların ürettiği korkularla, toplumsal ihtiyaçların üzerine oturduğu endişeleri bir birine karıştırmadan tartışmalıyız.

Üretilmiş korkular, sadece talepleri ötelemek ve korkutarak yönetmek için vardır. Hepimiz Kürtlerin talepleri ile ilgili tartışmalarda, kaygılarımızı, yeniden düşünce dünyamızın süzgeçlerinden geçirmeliyiz. İslami düşünce taşıyanlar, sosyalizme umut bağlayanlar, liberal teorinin gücüne inananlar, Kürtlerin taleplerini, gerçekten kendi düşünce dünyalarında sorgulamak yerine, köhnemiş devlet algısının süzgecinde ele alıyorlar.  Yanlış süzgeçten geçirilen talep ve kararların, doğruluğu ya da yerindeliğini tartışmak abesle iştigaldir.

Bu nedenle kendi evet ya da hayırlarının gerekçesini inandırıcı biçimde izah etmekte zorlanan Türklerin, Kürtlere "don biçmeye çalışması" efendilik psikolojisinin yansımasıdır. Köleliğin farkında olmamak ne kadar kötü ise, farkında olmadan efendi gibi düşünmek de bir o kadar vahimdir. Köleliğinin farkında olmayan kendisine zarar verir. Efendi olduğunu sanarak hareket eden, hem karşısındakinin hem kendinin gerçek dünyadan kopuk hayaller kurmasına neden olur. 13 Eylül'de hangi rüyayı görerek uyanmak istiyorsak, önümüzdeki yirmi gün onu düşünerek yatmamızı istiyorlar. Liderlerin meydanlardaki sihirbazlıkları, yalan üzerine kurulu politik dünyanın, muhalifleri de kuşatması noktasına gelmiştir. Bu şartlarda "başka bir dünya mümkün" olmayacaktır.

Efendiler uyanın! Köleler artık istenmedikleri yerde durmak istemiyorlar.