15 Mart 2011, Salı

'Beyazıt katliamı' AİHM'e gidiyor

16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nde patlayan bombayla 7 öğrencinin yaşamını yitirdiği "Beyazıt Katliamı"nın üzerinde 33 yıl geçti. Beyazıt'ta yaşamını yitirenlerin yakınları ise "adaleti" iç hukukta bulamayınca davayı AİHM'e taşıma kararı aldı.

ÖMER ÇELİK

Türkiye'de kitlelere yönelik gerçekleştirilen Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamlarının arkasından çıktığı gibi bir dönem yükselen toplumsal muhalefeti bastırmak amacıyla devlet tarafından örgütlendirilip silahlandırılan ülkücülerin yine devlet desteğiyle rol aldığı katliamlar arasında yer alan Beyazıt Katliamı, Susurluk katliamında tüm kirli ilişkileri açığa çıkan eski Emniyet Müdürü Mehmet Ağar'ın itiraflarına yansıdığı gibi bu devlet işlenen bin operasyondan biri olarak tarihe geçti. 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde patlayan bombayla Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt isimli sol görüşlü öğrenciler hayatını kaybetti. 41 öğrencinin ise yaralı olarak kurtulabildiği saldırı hakkında olay sonrasında açılan ilk dava, 14 yılın ardından sanıkların delil yetersizliği ve zaman aşımından beraat etti.

KATİL ÖLDÜRÜLDÜ, AİLESİ 'EVET OĞLUMUZ YAPTI' DEDİ

İlk davanın sanıklarından Zülküf İsot'un öldürülmesinin ardından ailesinin bazı itirafta bulunması katliamın ikinci davasının açılmasına neden oldu. İsot'un ailesinin oğulları ile birlikte Latif Aktı, Özgür Koç, Sıddık Polat ve polis memuru Mustafa Doğan'ın katliama karıştığını açıklaması üzerine harekete geçen katledilen 7 öğrencinin okul arkadaşları, 10 Eylül 1992 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. 2 Ekim 1995'te İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden görülmeye başlanan dava da polis memuru Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Özgün Koç, 'Taammüden adam öldürmek ve yaralamak' suçlarından sanık olarak hâkim karşısına çıkarken, Polat hakkında ise daha önce kesinleşmiş yargı kararı olduğu için dava açılamadı.

'ZAMAN AŞIMI' KENDİNİ TEKRARLIYOR

Üç sanığın taammüden adam öldürmekten yargılandığı davanın değişik aşamalarında yaşanan çeşitli aksaklık ve kesintiler nedeniyle yargılama, uzadıkça uzadı ve nihayet Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin 21 Ocak 2010'da yerel mahkemenin verdiği kararı onaması ile zaman aşımına kurban gitti. Yargıtay'ın 2010/211 sayılı kararı doğrultusunda, saldırıda 7 öğrenciyi öldürdükleri öne sürülen Özgür Koç, Latif Aktı ve Mustafa Doğan'la ilgili kamu davası ortadan kalktığı için 16 Mart davası da, 32. yılında ikinci kez kapanmış oldu. Yedi kişiyi öldürmenin yanı sıra 41 kişiyi öldürmek amacıyla yaraladıkları öne sürülen sanıklar için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyordu. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği karar ile bu ceza talebi zamanaşımı nedeniyle dikkate alınmadı. Kararda, "30 yıllık asli ve munzam dava zamanaşımı süresi dolduğundan sanıklar hakkındaki kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir" denildi. Yerel mahkemenin ardından geçtiğimiz günlerde Yargıtay tarafından alınan 'zaman aşımı' kararı ile dava dosyası kapanmış oldu.

İTİRAF YETERLİ OLMADI

Hukuka olan güvenin azalmasına yol açan ve vicdanları sızlatan bu olay üzerine son kararı veren Yargıtay, aslında kafalardaki ve yüreklerdeki adalet duygusunun üzerine bir kürek daha toprak atarken, katliam dosyası gerçeklerin açığa çıkaracak iradenin ortaya çıkacağı güne kadar yeniden tozlu raflara yollandı. Türkiye'de hukuku ayaklar altına alındığının en büyük örneği olan davanın konusunu oluşturan olayın ayrıntıları, davanın bütününü ve gerçekleri görmek açısından son derece önemli. Çünkü katliamdan tam 9 gün önce polisin gönderilen bir yazıyla haberdar olduğu, dava sürecinde ortaya çıkmıştı. Emniyet Teşkilatı Toplum Zabıta Müdür Vekili Murat Naiboğlu, saldırıdan bir haftadan fazla bir süre önce polise yolladığı yazısında henüz gerçekleşmeyen saldırı hakkında şu bilgileri vermişti: "İÜ hukukta 08.03.1978 günü ülkücü gruba mensup gençler karşı görüşlü gençlere Anfi-1'de saldıracaklar. Solcular okula gelmeye devam ederse 8-10 gün içinde bu grup üzerine bomba atılacağı..."

REŞAT ALTAY YİNE SAHNEDE

Nabioğlu tarafından iletilen istihbarata rağmen olaylar hakkında önlem almayan isme bakılacak olduğunda ise karşımıza tanıdık bir isim çıkıyor. O isimde de o sıralarda üniversitedeki polis noktasında görev yapan Reşat Altay. Dava sürecinde tanık olarak birçok kez mahkemeye çağrılmasına rağmen gelmeyen Altay, aradan 17 yıl geçtikten sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü sıfatıyla Cumhuriyet Başsavcılığı'na "zaman aşımı haddine kadar daimi aramaya aldırılan faili meşgul patlayıcı madde atılması olayı faillerinin bugüne kadar kimlikleri tespit edilememiş ve bulunamamıştır" yazısını gönderdi. Savcının 24 Aralık 1991 tarihli yazısını ancak 1995'te yanıtlayan Altay yeniden terfi ettirilerek İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı'na getirildi. İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcısı Hâkim Yüzbaşı Tarık Senkeri, 1981 yılında olay sırasında üniversitedeki polisler hakkında "ihmalkârlıktan" soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunsa da soruşturmanın akıbeti hakkında hiç kimse bilgi edinemedi.

'İHMALKÂRLIK' KENDİNİ TEKRARLIYOR

Saldırının ardından dikkat çekici bir biçimde sürekli rütbe alan Altay, son olarak Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yürütürken Hrant Dink cinayetinde verilen 'ihbarı' değerlendirmediği gerekçesiyle görevinden alındı. 1978'de açılan davada, dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, sonradan MHP milletvekili olan ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, dönemin MHP Gençlik Kolları Başkanı Kazım Ayaydın ve dernek üyeleri Sıdık Polat ile Ahmet Hamdi Paksoy yargılandıysa da 1984'te tüm sanıklar beraat etti. 17 kişi hakkında takipsizlik kararı verilirken, diğer sanıklar hakkında 'idam' istemiyle İstanbul 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde dava açıldı. 15 ay süren yargılama sonunda, Polat 11 yıl hapis cezasına mahkûm edilirken, diğer sanıklar delil yetersizliğinden beraat etti. Askeri Yargıtay'ın 5 Ekim 1982 tarihli kararından sonra Polat da beraat etti. 1995'te yeni tanıklarla yeni bir iddianame hazırlandı. Oğlunun konuşmaması için öldürüldüğü iddia edilen Zülküf İsot'un ablası tanık Remziye Akyol, duruşmalar esnasında saldırı emrini MHP lideri Alparslan Türkeş'in verdiğini açıkladı.

POLİS, DOĞAN'I İZLEDİ AMA...

İsot ailesinin katliama polis memuru Mustafa Doğan'ında katıldığını açıklaması üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne yazı yazarak Mustafa Doğan isimli polis memuru olup olmadığını ve adresinin bildirilmesini talep etti. Ancak emniyet, "Aynı ad ve soyadını taşıyan birden fazla personel bulunduğundan şahsın açık kimliği tespit edildikten sonra" diyerek savcıyı yanıtladı ve Doğan'ın adresini vermedi. Savcı bu kez emniyete 1977-78 yıllarında Toplum Zabıta Müdürlüğü'nde görevli ve kimliğine ilişkin başka bilgi bulunmayan Mustafa Doğan adlı baş komiser, komiser veya polis memurlarının açık kimliklerini ve adreslerini isteyen bir yazı yazdı. Emniyet bu defa da savcıya verdiği gıyabi cevapta inkâra yöneldi söz konusu tarihte Mustafa Doğan isimli bir personelin çalışmadığını bildirdi.

EMNİYET ÇELİŞKİSİNE SAVCI DA ŞAŞIRDI

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ulvi Sezgin, emniyetten gelen son yazı karşısında şaşkına döndü ve emniyetin verdiği cevapların tümünün fotokopisini ekleyip, bir yazı daha yazdı. Savcı, yazısında bu kez "Cevaplarınızda çelişki var, kayıtlarınızı yeniden tetkik edin" dedi. İnat eden emniyette Doğan'ın adresini vermemek için "halen görevli olan ve başka il emniyet müdürlüğü bünyesinde atanan birçok Mustafa bulunduğunu, bunlardan hiçbirinin olay tarihinde çalışmadığını" ifade eden bir yazıyla cevap verdi. Savcının ısrarları sonucunda yaklaşık iki yıl geçtikten sonra pes eden emniyet yaklaşık iki yıl sonra pes etti. Yazışma maratonu 1994'te nihayet son buldu ve emniyet Mustafa Doğan adlı üç polis memurunun açık kimliğini ve adreslerini açıklamak zorunda kaldı ve aranılan kişinin 1979'da olumsuz sicilden dolayı ihraç edildiğini bildirdi.

KATLİAMIN SUSURLUK'TAKİ İZİ

Türkiye de siyaset, polis ve kontrgerilla gerçekliğinin en net kanıtı olarak yer edinen Susurluk skandalı davasında yer alan Abdullah Çatlı'nın katliamda atılan bombaları temin ettiği de ortaya çıkan gerçekler arasındaki yerini aldı. Yine katliamın ardından Altay'ın Çatlı'yla telefonda görüşmüş olduğu Susurluk dosyasında ortaya çıkan bir başka gerçek oldu. Söz konusu görüşme tutanağı sonraki süreçte mahkemeye sunulsa da tamamı istenen MİT, bu istediği geri çevirdi. Hatta gizli bilgileri açıkladığı iddiasıyla avukatlarına dava bile açıldı. 1978'de açılan davada, dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, sonradan MHP milletvekili olan ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, dönemin MHP Gençlik Kolları Başkanı Kazım Ayaydın ve dernek üyeleri Sıdık Polat ile Ahmet Hamdi Paksoy yargılandıysa da1984'te tüm sanıklar beraat etti.

AKP'NİN ZAMANAŞIMI İLE SINAVI AİHM'E TAŞINIYOR

Böylesine çelişkili isimler ve ihmallerin bulunmasına rağmen yıllarca üstü örtülmeye çalışılan, geçtiğimiz yıl verilen zaman aşımı kararı ile de benzerleri gibi dosya raflarında toza gömülmek istenen katliam dosyası, gizli kalan yönlerinin bu dosyaya dayandırılarak açığa çıkarılması büyük önem taşıyor. Tanıkların yeniden konuşması dava nedeniyle yargılana ülkücülerin MHP kadroları arasında yer bulması, suçlu polis ve ülkücülerin başta milletvekilleri olmak üzere devlet görevlileri tarafından korunduğunun ortaya çıkması, karanlıkta kalmış birçok faili meçhul cinayetin aydınlatılması ve de faillerinin bulunması açısından oldukça önemli bir noktada duruyor. Bugün faili meçhul cinayetleri aydınlatacağını ileri süren siyasi iktidarın, tıpkı öldürülen DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler davasında olduğu gibi kendi döneminde zaman aşımına uğrayan Beyazıt Katliamı davası konusunda sessizliğe gömülmesine rağmen, adalet ısrarlarını sürdüren dava avukatları, Türkiye'yi bu kez Avrupa üzerinden zorlamaya çalışıyor. Katliamın üzerinden geçen 33 yıl içerisinde hiçbir hukuki sonuca varılamaması nedeniyle dava avukatları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "adil yargılama" maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikâyet etmeye hazırlanıyor.

DİHA