26 Şubat 2012, Pazar

Kardeşini "yürümeden" boğan padişah; Fatih Sultan Mehmet

YÜKSEL TAYLAN yukseltaylan@gmail.com

Bir taraftan "vatana zararlı çocuğu yürümeden çocuğu yok edelim" diyen bir müdürle karşılaştı güzel Türkiye'miz. Bir tarafta da "fetih 1453" filmiyle Ayasofya'ya saklanmış bir Bizanslı çocuğu kucağına alıp seven padişahıyla tanışmaya çalışıyor. Bu iki karakterin ortak noktası "yürümeden çocuk katletmek" üzerine kuruludur... Evet, doğrudur, şanlı padişah Sultan Mehmet, bir Bizanslı bebeğe gösterdiği hoşgörüyü kendi kardeşine göstermemiştir. Ayaklanma ihtimali var diye Ahmet isimli kardeşini "yürümeden yok etmiştir..." Daha annesinden süt kesmemiş Ahmet'i katlettiren Sultan Mehmet, nefret ettiği Çandarlı Halil Paşa'ya ise sesini çıkarmamıştır...

Çünkü Çandarlı vezirdir ve padişah olduğunda sultan Mehmet'in onunla çatışacak gücü yoktur. Nefret ediyordur çünkü Çandarlı daha önceki "iki" saltanat denemesinde de Sultan Mehmet'e engel çıkarmış, onu saltanattan uzaklaştırmıştır. Yani babası öldüğünde Sultan Mehmet "üçüncü" kez tahta geçmiştir... Daha önceki iki denemesinde düşmanla baş edemediği için değil, Çandarlı istemediği için tahtta kalamamıştır... Üçüncü gelişinde ise Çandarlı'nın artık tutunacak bir dalı kalmamıştır. O da Sultan Mehmet'i kabullenir. Bildiğiniz "güce tapma" bu ikiliyi tahtta tutmaktadır.

Belki onların çakıştığı nokta faşist müdürün "yürümeden yok edelim" önerisidir. Kim bilir başımızda Sultan Mehmet olsaydı kabul edilirdi bu öneri ve kâhinler hangi çocukların suça eğilimli olduğunu taslardaki suya bakarak belirlerdi... Genlere bakmak onların yanında "fazlaca medeni" değil mi?

Tarih nasıl bir tesadüfle doludur ki yürümeden kardeşini yok eden bir padişah, yürümeden çocukları yok edelim dediği için tepki gören bir müdürün yanında "düşman çocuğunu öpen fatih" olarak parlatılmaya çalışılsın.

Ve tarih nasıl bir şeydir ki, bütün halkların geçmişinde "düşmanın bebeklerini" bile yok etmek varken herkes başkasının "kendi bebeklerini katletmesini" gündeme getirsin...

Tarih acıdır...

Havuç-sopa siyasetine gösterilebilecek örnek Osmanlı padişahı Sultan Mehmet'tir. Aynı halkların sopasından korkan ve onlara havuç uzatan Obama gibidir. Biliyorsunuz Obama'nın siyaseti saman altından su yürütmek üzerine kuruludur; Sultan Mehmet ilk çıktığı seferden dönerken Bursa yakınlarında yeniçeriler tarafından durdurulur. Yeniçeriler bu ilk seferin şerefine bahşiş isterler. Onlara o gün on kese altın dağıtılmasını isteyen Sultan Mehmet, birkaç gün sonra bölük komutanlarını, yani yaylabaşılarını bu olaydan dolayı dövdürür. Yeniçeri ağası Kazancı Doğan'ı azleder yerine Mustafa Bey'i getirir...

Mesela halk arasında sorsanız topu icat eden padişah olarak Sultan Mehmet gösterilir. Tabi ki değildir. Sultan Mehmet doğduğunda top çoktan icat edilmiştir. Üstelik İstanbul'un işgalinden önce Çanakkale boğazından "gümrük" ödemeden geçmeye kalkan gemileri batırmak için kullanılmaktadır. Ancak o toplar İstanbul'un işgali için yeterli değildir, işgal için gereken topları, icat eden değil ama yapan, kimi kaynakların Danimarkalı olarak yazdığı Urban isminde bir Macar'dır. Sultan Mehmet bu kişinin ustalığını duyunca ondan İstanbul surlarını "dövebilecek" top yapmasını ister... O da bir mil uzağa gülle atabilen topları yapar, Edirne'de denerler, sağlamdır... Arkasından çalışmaya başlar ve o meşhur 5 mil menzili olan topları yapar Urban...

Öncelikle; kimdir bu Urban? Söylenenlere göre Bizans İstanbul'un da yaşayan ve Sultan Mehmet'in "satın aldığı" biridir. Havuç siyasetinin bir parçasıdır, Bizanslıları, kendi yetiştirdikleri bir "ustanın" sayesinde vurmuştur...

Urban'ın yaptığı topların her biri atmış manda tarafından çekilerek Edirne'den Silivri'ye getirilir ve İstanbul'a beş mil kadar yaklaştırılır. Yolculuk boyunca bir topun etrafında 400 yeniçeri yürür aksilik çıkmasın diye. 50 inşaat ustası ve 200 amele topların önünde, gideceği yolu düzeltmek, gerekli köprüleri yapmak için çalışır... Toplar sonradan daha etkili olmaları için Topkapı'nın kuzeyine doğru götürülür.

Topları tamir etmek ve yeni top dökmek için kale önünde bir karargâh oluşturulur. Burada ateşlenen toplardan birinin parçalanması sonucu Urban'ın öldüğü yazılır. Ancak devlet kayıtlarında işgalden sonra Urban'ın Okmeydanı'nda bir evde yaşadığı yazmaktadır...

Sultan Mehmet'in top hikâyesindeki tek etkisi Urban'ı satın alması değildir; topların zeytinyağı ile soğutulması ve beklemeden ateşlenmesini düşünen odur. Doğru bir taktiktir, zeytinyağı dökülen toplar sıklıkla ateşlenebilmektedir ve Bizanslılar surları onarmaya zaman bulamamaktadırlar... Söz konusu zeytinyağı Galata Cenevizlilerinden alınır. Galata halkı hem Osmanlı'ya zeytinyağı-domuz yağı gibi malzeme vermektedir hem de geceleri gizlice Bizanslılara yardım etmektedir. Her iki tarafa göre Galata halkı "haindir" Oysa kimse Galata halkının Bizanslılar ile Osmanlılar arasına sıkışmış perişan halini düşünmemektedir...

Savaş başlamadan önce Kostantin'e son bir kez teslim olması teklif edilir, o da teslim olmayacağını ancak vergi ödemeyi kabul ettiğini söyleyince o ihtişamlı topların ateşlenmesiyle birlikte savaş başlar.

Savaş başladıktan sonra İstanbul halkına yiyecek ve savaş malzemesi getiren Papa'ya ait üç ya da dört adet geminin, Osmanlı deniz kuvvetini yenmesiyle Sultan Mehmet geçici bir çöküntü yaşar. O kadar öfkelenir ki atını denize sürer ve avazı çıktığı kadar bağırarak donanmasının kaçışına engel olmaya çalışır. Sultan Mehmet'in atıyla yüzerek deniz savaşına katılmaya çalışması tarihteki tek "atlı denizci" vakasıdır... Daha sonra, girdiği komadan çıkıp kendine gelince, savaşı kaybeden Baltasoy isimli Bulgar amirali "kendi elleriyle" dövdüğü yazılır...

Savaş sırasında Sultan Mehmet iki önemli hamle yaptırır ordusuna. Bunlardan biri 80 kadar geminin karadan Haliç'e indirilmesidir. İkincisi ise birbirine bağlanan sandal ve fıçıların üzerlerinin tahtalarla kaplanarak Haliç'e köprü yapılmasıdır... Kostantin, söz konusu köprüyü yıktırmak için bir operasyon yapar. 40 Bizanslı asker bu operasyon sırasında yakalanır. Sultan Mehmet bu esirleri Bizanslılara göstererek katleder... Kostantin bu manzarayı görünce, karşılık olarak, esir aldığı 200'den fazla Osmanlı askerini burçların üzerinde katlettirir... Anladığınız gibi savaşan iki tarafında gözü dönmüştür artık.

İmparator Kostantin'e yapılan son bir teklif yapılır. Sultan Mehmet vergi-yardım-köle hiçbir şey istemiyordur, sadece İstanbul'u istiyordur, hatta öyle ki Kostantin'e "ver İstanbul'u al Mora'yı" bile der... Kostantin kabul etmez.

Karşılıklı restleşmeden sonra tarihi saldırı gerçekleştirilir ve yarımada işgal edilir. İmparator Kostantin esir düşmemek için başını kesecek Hıristiyan ararken iki tarafın askerleri arasında kalır ve hayatını kaybeder. Artık İstanbul işgal edilmiştir, yağmalama başlamıştır; fakat o da ne, Giritli gemiciler hala teslim olmamış, hala direnmektedir... Bu gemicilere ait iki burçta süren direniş Sultan Mehmet'in Giritlilerin mallarını ve gemilerini alarak gitmesini ferman buyurmasıyla biter. Giritliler bakar ki direnen sadece kendileri kalmış, İmparator bile hayatını kaybetmiş, terk ederler İstanbul'u...

İstanbul'un işgalinden sonra Sultan Mehmet, Ayasofya'ya geldiğinde, bir çocuğu kucağına alıp öpmüş müdür tamamen muamma ancak bir Sırp askerin o sırada Kostantin'e ait kesik bir baş getirdiği bilinmektedir. Sultan Mehmet kesik başın Kostantin'e ait olduğundan emin olduktan sonra Patrik'e göndermiştir. Bedeninin ise bir hükümdara layık biçimde gömülmesini istemiştir...

Fatih Sultan Mehmet bu kadar kısa bir yazıya elbette sığmıyor; kendi resmini yaptırması, cezalandırmak istediği askerleri kendi elleriyle dövmesi, İstanbul-Arnavutluk-Atina işgalleriyle "gaddarlaşması" ve bir yığın ayrıntı daha var hayatında...

Ancak şu iki küçük notla bitirelim;

Türk milliyetçiliği yapanlara; Sultan Mehmet İstanbul'un işgalinden sonra Çandarlı Halil Paşa'yı öldürtmüştür ve bütün Türk beylerini saraydan uzaklaştırıp yerlerine devşirmeleri seçmiştir...

Osmanlı halkçılığı yapanlara da; Sultan Mehmet döneminde "Atadan" kalan halkla iç içe törenlerin terk edildiğini ve halkla temasın tamamen kesildiğini söylemekle yetinelim... Zira ondan sonrakiler Sultan Mehmet'in çektiği perdeyi daha da kalınlaştırmıştır, öyle ki zamanla halk padişahı yolda görse "tanımaz" olmuştur...