08 Eylül 2012, Cumartesi

Hasan Cemal'den Hrant Dink'e: Bana bu kitabı yazdıran senin acındır

Yeni kitabında Hrant Dink'e seslenen Hasan Cemal, "Sevgili Hrant, bana bu kitabı yazdıran senin acındır, senin acılarındır" dedi.

Gazeteci-yazar Hasan Cemal, "1915: Ermeni Soykırımı" adıyla yayınlanan yeni kitabında Hrant Dink'e seslendi. Cemal kitabında, "Sevgili Hrant, bana bu kitabı yazdıran senin acındır, senin acılarındır" dedi.

Taraf gazetesinde yayımlanan haber şöyle:

"DÜN ALİ KEMAL, BUGÜN HASAN CEMAL"

Bir köşe yazarının kaleminden: "Hasan Cemal denen o zatı hiç tanımam! Kendisini 'mütareke' basınının 'Ali Kemallerinden' birisi olarak bilirim! Eğer bir 'İstiklal Mahkemesi' idam cezası verirse, 'cellatlığı'na ilk ben talip olurum."

İstanbul, 7 Şubat 2006. Mahkemeye gidiyorum, beni bu günlerde hiç yalnız bırakma yan o kocaman iç sıkıntısıyla. Kaç aydır patronun verdiği zırhlı jip ve bir korumayla dolaşı yorum. İstanbul emniyetinin uyarısı bu kez ciddiye alınmalıymış. Soğuk ve kasvetli bir hava... Kar atıştırıyor. Adliye yolu üstünde kafalarına bere geçirmiş gençlerin ellerindeki pankarta gözüm takıldı: "DÜN ALİ KEMAL, BUGÜN HASAN CEMAL!"

İçimde herhangi bir tepki uyanmıyor. Ne kızgınlık, ne öfke, hislerim uyuşmuş gibi. Yabancılaşma hali belki de. Bazen bende böyle olur. İçimdeki bir koruma mekanizması kendiliğinden harekete geçer.

Bağcılar Adliyesine yaklaştıkça etraftaki kalabalık büyüyor. Kollar inip kalkıyor, vatan hainlerine katli vacip fetvaları... Yumruklarını havaya sıkarak slogan atanlar caddenin iki kenarında toplanmış: "ATAMA, VATANIMA, BAYRAĞIMA SÖVDÜRTMEM!"

Avaz avaz bağırırken sağ ellerinin parmaklarıyla Ülkücülerin kurt işaretini yapıyorlar. Gladyatör giyimli polislerin oluşturduğu güvenlik kordonlarını yavaş yavaş geçerek yol alıyoruz.

Daha birkaç ay önceydi.

'Cellat'ımı tanımıştım!

13 Aralık 2005 tarihli Yeni Çağ gazetesinin birinci sayfasında ki köşesinde fotoğrafı vardı.

Adı, İsrafil K. Kumbasar.

Gözlüklü, gençten biri.

Şöyle yazmıştı:

"Hasan Cemal denen o zatı hiç tanımam! Ortaya attığı 'ayrılıkçı' ve 'ihanet kokan' düşüncelerinden dolayı hiç sevmem! Kendisini 'mütareke' basınının 'Ali Kemallerinden' birisi olarak bilirim! Eğer bir 'İstiklal Mahkemesi' tarafından hakkında idam cezası verilse, 'cellatlığı'na ilk talip olacak kişilerden birisi ben olurum."

Adliyeye güç bela giriş yaptık. Binanın önünde hakaretler, küfür gibi sloganlar eksik değil. Bir itiş kakıştır gidiyor.

Adaletin tecelli edeceği salon ise bir başka âlem. Mahkemeye mahkeme demek için bin şahit ister. Göstericiler dışarıda olduğu gibi içeride de mevzilenmiş. Sanki lince hazır bir topluluk burnu muzun dibinde homur homur...

Öndeki sanık sırasında Erol Katırcıoğlu, Haluk Şahin ve ben, arkada Murat Belge'yle İsmet Berkan oturuyoruz. Gözüm Kemal Kerinçsiz'e takılıyor. Vaziyete hâkim bir havası var. Bize ters ters bakıyor, arasıra laf da atıyor.

Duruşmayı takip eden Avrupa Birliği temsilcileri de yaratılmak istenen linç ortamından nasiplerini alıyor:

"MÜTAREKE KOMİSERLERİ!"

Mahkeme salonunda iş şirazesinden çıkınca yargıç polisten yardım istedi ve duruşmaya ara verdi.

Bu arada sataşmalar arttı:

"MÜTAREKE BASINI!"

"VATAN HAİNLERİ!"

Burnumun dibindeki çığlık çığlığa irkiltici seslerden rahatsız oluyorum.

Neden vatan haini ki!

Türkiye'de bir üniversite çatısı altında 1915'le, Ermeni meselesiyle ilgili olarak ilk kez yapılacak bir konferansın gerçekleşmesini savunduğum için, konferansın yasaklanmasını üniversite fikrine aykırı bulduğum için 'vatan haini' olmuştum. Bütün suçum, İstanbul'daki bir idare mahkemesinin kararını akademik özgürlüğe ters düştüğü için sert dille eleştirmekti.

Duruşma salonu sakinleşiyor.

Bu ülkede ne kolay vatan haini imal ya da idam sehpaları hayal etmek. Bizde milliyetçilik, ırkçılık, Türk usulü hoyratlık böyle bir şey...

Kıbrıs'ta çözüm ve barış mı diyorsun, al sana vatan hainliği! AB ölçülerinde demokrasi mi istiyorsun, al sana vatan hainliği! AB'ye tam üyelikten mi yanasın, al sana vatan hainliği! Kimsenin dili, kültürü, kimliği inkâr edilmesin mi, bunu mu savunuyorsun, al sana vatan hainliği...

Dışarıda ne güzel kar yağıyor.

Düşmanlık kültürü, hukuk dışılık kafama takılıyor. Televizyondaki Kurtlar Vadisi dizisini düşünüyorum. Kanun kaçaklarını milli kahraman ilan etmek... Rambo'ları yüceltmek... Rambo-Çatlı kırması Polat'ları bağrımıza basmak... Kurtlar Vadisi filmine koşturmak, üstelik iktidarıyla, muhalefetiyle tüm parti liderleri...

Neden? Milliyetçilik ateşini böyle körüklemek niye? Oy uğruna, reyting uğruna, tiraj uğruna... Ya da benim milliyetçiliğim seninkinden daha iyidir diye tarif edilebilecek, ırkçılığa varan saplantılar mı?

Anlaşılan hepsinden bir parça.

Ve bu parçaya aileden, okuldan itibaren içimize işleyen Kemalist-milliyetçiliği, şovenliği, ırkçı önyargıları eklediğin zaman, 16 yaşındaki bir gencin Trabzon'da eline bıçağı alıp Katolik rahip Santoro'yu öldürmesine neden şaşırıyoruz ki?

'Altyapı'yı oluştur, sonra da şaşır.

Farkında değil misiniz, elbirliğiyle oluşuyor bütün bu cinayetlerin altyapısı.

Yakın geçmişi düşünün.

Mehmet Ali Ağca'lar, Abdullah Çatlı'lar 1970'lerde, 1980'ler de, 1990'larda devlet odaklı itin ite kırdırılması politikalarıyla nasıl sahneye çıkmışlardı, unuttunuz mu? O zaman da vatan ha - ini edebiyatı, işbirlikçi edebiyatı hiç eksik değildi.

Demokrasiyi ve Türkiye'nin batı ittifakı içindeki yerini savunan Milliyet genel yayın yönetmeni ve başyazarı Abdi İpekçi'nin adı 1970'lerde 'Amerikan işbirlikçisi'ne, hatta 'CIA ajanı'na çı karılmıştı bazı sağcı ve de sözüm ona 'solcu' çevrelerde.

Ağca cinayeti böyle gelmişti.

Abdi Bey'i böyle bir linç ortamında vurmuşlardı 1 Şubat 1979'da, 12 Eylül askeri darbesine giden yollar, siyasi cinayet ve provokasyonlarla açılırken...

Soğuk Savaş ve sonrasında milliyetçi ve dinci dalgalar Türkiye'de öylesine kabartıldı ki, bir ucu Taksim'deki Kanlı Pazar'a, diğer ucu Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarına, Sivas'taki Madımak ve Erzincan'daki Başbağlar kıyımlarına kadar vardı.

Cinayetleri, toplu kırımları üreten bu altyapı kendini hep korudu. Rambo'ları yücelten de, onları ve yeraltı dünyasını işsiz güçsüz gençlerin gözünde çekici kılan da, Batı karşıtı, ABD ve AB düşmanı 'milli hisler galeyanı'nı körükleyen de bu altyapıdır ve bu altyapı devletten kaynaklanır, 'devlet odaklı'dır.

Bu altyapının özünde de kurtarıcı olarak asker sivil bürokratik güçler vardır, 'askeri vesayet' dediğimiz sistem vardır, kökleri Osmanlı'nın İttihat Terakki'sine, Cumhuriyet'in kuruluşuna uzanan.

Bu altyapı eğer yıllar boyu kendini korumamış, eğer kendini yeniden üretmemiş olsa Mehmet Ali Ağca, bir katil, hapisten çık tığı zaman "Malatya'da doğdu / Papa'yı da vurdu!" sloganları ve sevinç gösterileriyle karşılanır mıydı?

Ama unutmayın, daha 1990'larda bu ülkede kanun kaçakları, suçlular, katiller vatansever ilan edilmişlerdi başbakanlar tarafından, "Kurşun atan da, yiyen de vatanseverdir" söylemiyle...

Abdi İpekçi'ye 1979'da 12 Eylül öncesi askeri darbe ortamını olgunlaştırmak için kıyanlar, sonraki yıllarda, 1990'larda Susurluk hukuk dışılığında, Ergenekon'larda, 28 Şubat postmodern darbesinde, 2000'lerin başındaki darbe tertiplerinde buluşacaklardı.

Şimdi 2006 yılının başı.

Değişen nedir?

Mahkeme salonunda dalıyorum.

Anti-Amerikanlık, anti-Avrupacılık derken demokrasiden hu kukun üstünlüğüne, insan haklarına kadar batıyı batı yapan bütün değerleri düşman belleyen bir dalga, yabancı düşmanı bir dalga kabartılıyor Türkiye'de. Rambolar'ın yüceltildiği, Kurtlar Vadisi'nin reyting ve seyirci rekorları kırdığı çirkin bir dünya...

Pencereye gözüm takılıyor. Kar hızlandı, tül perde gibi ini yor. Dışarıdaki gürültü patırtı bitmiş değil. Nefret dolu sloganlar mahkeme heyetinin üstünden bize ulaşıyor boğuk uğultular halinde...

Uzun yıllardan beri ilk kez mahkemeye çıkıyorum. Üniversite çatısı altında bir konferansı savunduğum için yargılanıyorum, üç yıla kadar hapis istemiyle. Bu ülkede hukuk ve demokrasi mücadelesinin ne kadar zorlu olduğunu, ne kadar sabır ve kararlılık gerektirdiğini, ne kadar zamana ihtiyaç gösterdiğini, altmış yaşı mı devirdim, ama bir kez daha anlıyorum.

Duruşma salonunun içinde ve dışında farklılıklardan, değişik renklerden nefret edenleri, herkesin kendilerine benzemesini isteyenleri izliyorum.

"Düşünce diktatörleri" aklıma takılıyor. Stefan Zweig, Mon taigne'i anlattığı bir yazısında şöyle der: "Yanlış olan ve suç sayılması gereken tek şey vardır: çeşitlilik içerisindeki dünyayı öğretilerin ve sistemlerin kıskacı arasına sokmaya kalkışmak...

Yanlış olan, başka insanların özgür yargılarından, gerçekte istediklerinden uzaklaştırmak, aslında içlerinde bulunmayan bir şeyi onlara zorla kabul ettirmeye kalkışmaktır. Böyleleri, özgürlük karşısında saygı nedir bilmeyenlerdir. Ve Montaigne, 'yeniliklerini' tek ve tartışılmaz doğru niteliğiyle dünyaya kabul ettirmek isteyen, yüzbinlerce insanın kanı paha sına haklı çıkmaya önem veren düşünce diktatörlerinden nefret ettiği kadar hiç kimseden nefret etmez."

Düşünce diktatörleri sahneden kolay çekilmiyor.

Sıra yarın Hrant Dink'te!

Sevgili Hrant yargılanacak, o da mahkeme önünde ifade öz gürlüğünü savunacak. Geçen gün ondan bir mektup aldım.

'ERMENİ OKULLARINDA, TÜRKÜM DOĞRUYUM, ÇALIŞKANIM DEMEK.. '

Sevgili Hasan Cemal; 14.12.2002 tarihinde Urfa Mazlum-Der Şube Başkanlığı'nın paneline konuşmacı olarak davet edilmiştim. Panelin başlığı "Küresel Güvenlik, Terör ve İnsan Hakları, Çok Kültürlülük, Azınlıklar ve İnsan Hakları"ydı.

Konuşmamı yaptıktan sonra dinleyicilerin sorularına geçildi. Bana yöneltilen sorulardan biri de, "Ermeni okullarında Türk'üm, doğruyum, çalışkanım..." andının söylenip söylenmediği ve söyleniyorsa bu durumda ne hissettiğimdi.

Şöyle dedim:

"Çalışkanım, doğruyum yanını çok seviyorum, bağıra bağıra söylüyorum. 'Türk'üm' bölümünü de 'Türkiyeli'yim diye söyleyerek algılamaya çalışıyorum. Ben Türk değil Türkiyeliyim, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım ve Ermeni'yim."

Bu noktada bir başka bir örnek vererek ulusal marşımızın "Kahraman ırkıma bir gül" mısraına da değindim ve buradaki ırk vurgulamasından duyduğum rahatsızlığı dile getirerek şöyle dedim: "Çocukluğumdan beri sizlerle İstiklal Marşı söylüyorum. Ancak son zamanlarda bir mısra var ki oraya geldiğimde tıkanıyorum. Ben susuyorum, sizler söylüyorsunuz, ben sonrasına katılıyorum 'Kahraman ırkıma bir gül'... "Şimdi 'ırk', 'benim atam', 'kahraman'. Yani şimdi ulusal marşta yurttaşlık kavramını, ulusal bütünlüğü hâlâ mı ırkla, kahraman bir ırkla mı sağlamaya çalışıyoruz? "Orada susuyorum işte. Mesela 'çalışkan halkıma bir gül' olsa, ben hepinizden daha gür söylerim ama öyle değil." Sevgili Hasan, İşte bu sözlerim nedeniyle, Adalet Bakanlığı'nın onay verdiği yazılı izinle Türklüğü tahkir ve tezyiften yargılanıyorum. Üç yıla kadar hapis cezası isteniyor hakkımda. Talimatla gönderdiğim savunmada şu hususa da dikkat çektim: "Irk kelimesine yer vererek aslında ulusal marşta bütünleşmiyor, alenen bölücülük ve ırkçılık yapıyoruz. Bölücülük yapıyoruz, çünkü bu ülkede hepimiz aynı ırktan değiliz." Türk'ü var, Rum'u var, Kürt'ü var, Ermeni'si var. Aynı mısrayı aynı anda söyleyerek aslında hepimiz kendi ırkımıza gönderme yapmış oluyoruz. Bundan daha açık ırkçılık ve bölücülük olur mu? Ne dersin Hasan, yanlış mı düşünüyorum?

Hrant Dink.

Sevgili Hrant...

Yanlış değil doğru düşünüyorsun. Sana katılıyorum. Bağcılar Adliyesindeki bu küçük mahkeme salonunda ben de bir defa daha farkına varıyorum ne kadar isabetli düşündüğünü.

Türk millliyetçiliği, ırkçılığı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi gözlerimin önünde kaç saattir sergileniyor.

Kemal Kerinçsiz'e, 301'le ilgili bitmek bilmeyen 'suç duyuruları'nın altındaki o imzaya, Büyük Hukukçular Birliği'nin başkanına gözüm arada bir takılıyor.

Duruşmanın gidişatından memnun.

Memnun, zira hem içeride hem dışarıda oynanmakta olan 'linç' isimli oyunu başarıyla sahnelediklerine inanıyor.

Hatırlayacaksın...

Aynı takım sana da, Orhan Pamuk'la Elif Şafak'a da hepiniz 301'den yargılanırken bu rezil oyunu sahneye koymuştu. Orhan Pamuk tartaklanmıştı. Şişli Adliyesinin önünde pankart açmışlardı:

"MİSYONER ÇOCUKLARI! ORHAN PAMUK, HRANT DİNK, HASAN CEMAL, MURAT BELGE, İSMET BER KAN, HALUK ŞAHİN."

Duruşma nihayet sona erdi. Kemal Kerinçsiz'e bakıyorum. Veli Küçük aklıma geliyor,

Susurluk'un ünlü paşası...

Ergenekoncular!

Hrant Dink'in Şişli Adliyesindeki duruşmalarında da linç ortamı yaratmışlardı. Sevgili Hrant'ın mahkemede Veli Küçük Paşa'yı avenesiyle birlikte görünce, bir arkadaşına, "İşte şimdi bitti bu iş!" dediğini anımsıyorum.

Karlı hava iyice kurşunileşmiş, soğuk, kasvetli. Bağcılar Adliyesinin önünde birikmiş öfkeli kalabalığın arasından güçbela yol açılıyor, ite kaka arabalarımıza binip polis kordonlarını geçerek gidiyoruz.

Tarih, 7 Şubat 2006.

Önsöz Niyetine

Bu kitabı yazmak için bilgisayarın başına otururken, benim hayatımda galiba geçmiş muhasebesi olmadan olmuyor dedim kendi kendime. İçimde tuhaf duygular, soru işaretleri uyandı. Acaba böyle bir kitabı yazmak benim açımdan 'oportünistlik' ya da 'kahramanlık taslamak' sayılabilir miydi? Kimileri hakkımda böyle düşünebilir miydi? Veyahut her yıl belirli tarihlerde hüzünlü yüz ifadeleriyle Agos'un koridorlarında boy göstermek, 19 Ocak'larda Hrant Dink'i anma törenlerine, yürüyüşlerine katılmak... Ermeniler acaba "Cemal Paşa'nın torunu"yla kendi acılarını paylaşmak istiyorlar mıydı, isterler miydi? Bilemedim. Ama sonra, Erivan'da güneşin etrafı kızıla boyayarak sisler içinde doğduğu o sabah vaktini anımsadım. Ermeni Soykırımı Anıtı'na üç beyaz karanfil bırakırken kendi başıma mırıldanmıştım: "Sevgili Hrant, beni buraya senin acıların getirdi; senin ve atalarının o acılarını anlamaya, yüreğimde hissetmeye çalışıyor ve paylaşıyorum. Rahat uyu kardeşim." 2008'in Eylül ayındaki o Erivan sabahını unutamıyorum. Günün ilk aydınlığı içinde Ararat'ın, Ağrı Dağı'nın zarif doruğu sislerin içinde bir beliriyor, bir yitiyordu. "Tarihin eli" diye not almıştım o sabah, "Görmek isteyene doğru yolu gösterir." 1919'da, Britanya'nın sömürge ordusu, Hindistan'da halkın üstüne ateş açarak insanlığa karşı bir suç işlemiş, Amritsar Katliamını yapmıştı. 1997 yılında Britanya Kraliçesi II. Elizabeth, Hindistan halkından özür dilerken "Amritsar'da yaşananlar felaketti, ama tarihi değiştirmek olanaksız," demişti. Tarihi elbette değiştiremeyiz ama tarihle yüzleşmek elimizde. Geçmişin acı gerçekleriyle yüzleşmeden, hesaplaşmadan geleceğe nasıl ilerleyeceğiz ki? Acılara sessiz kalınamaz! Geçmişin bugünü teslim almasına izin veremeyiz. Ayrıca 1915 acısı maziye değil, bugüne ait bir mesele. Tarihle -ama bizimki gibi 'icat edilmiş tarih'le, tahrif edilmiş tarihle değil- gerçek tarihle barış yaparak ve de tarihi istimar illetinden kurtularak huzura erebilir, barışı yakalayabiliriz. Gerçek barış ve demokrasi ne yazık ki hep tarifsiz acıların içinden geçerek, Hrant Dink örneğinde olduğu gibi ancak büyük bedeller ödenerek gelebiliyor. Anlaşılan o ki, toplumların hayatında bazı taşlar bir bedel ödemeden yerinden oynamıyor ya da yerli yerine oturmuyor. Paul Auster romanında, "İş işten geçmeden konuş şimdi ve söyleyecek hiçbir şey kalmayıncaya kadar da konuşabilmek umudunu taşı. Ne de olsa zaman azalıyor" der. Ben de oturdum kitabımı yazmaya başladım, 'kayıp tarihimiz'in izinde...

Hasan Cemal, İstanbul, 25 Şubat 2012