15 Eylül 2012, Cumartesi

'Yılgınlığa yer bırakmayın'

KCK basın davasına gözlemci olarak katılan Birleşmiş Milletler Hukuku uzmanı Prof. Dr. Norman Paech, gazeteci Edgar Auth ve DIE LINKE partisi Hessen meclis grubu başkanı Willi van Ooyen'in izlenmleri

Murat Çakır / Oğuz Ender Birinci

10 Eylül'de İstanbul'da başlayan gazeteciler davasına gözlemci olarak katılan Birleşmiş Milletler Hukuku uzmanı Prof. Dr. Norman Paech, gazeteci Edgar Auth ve DIE LINKE partisi Hessen meclis grubu başkanı Willi van Ooyen ile davayı ve izlenimlerini konuştuk.

Almanya'dan tutuklu gazeteciler davasını izlemek için gelen heyettesiniz. Elbette iki gün içerisinde bir kaç saatliğine katılınan bir duruşma hakkında pek geniş bir değerlendirme yapmak olanaklı değil. Zaten bu iki gün boyunca çeşitli kurum ve kişilerle de görüşmeler yaptınız. Sayın Prof. Dr. Norman Paech davayla ilgili ilk gözünüze çarpanlar nedir ve bu davayı Kürt Sorunu ile hangi bağlamda ele almak gerekir?

Norman Paech: Aslında konu öylesine geniş ki, üniversitede verilecek bir seminer dahi yeterli olmayabilir. Türkiye'deki başka davalarda da alışık olmama rağmen, böylesine yüksek sayıda polisin mahkeme önünde konuşlandırılmış olmalasına şaşırdım doğrusu. Bu ikinci günde de gecikerek başlayan duruşmanın formel olarak olağan gözüktüğü söylenebilir. Hatta mahkeme başkanı başta çok rahatmış gibi konuşuyordu. Ancak mahkeme başkanı bir avukatın ikinci kez söz almasını engellediğinde, alıştığımız olağan bir duruşmada olmadığımızı fark ettik.

"BU DAVANIN İDDİANAME İLE BELİRNEN ÖZÜ HUKUK AÇISINDAN ANORMALDİR"

İddianameyi az çok okumuş olan herkes, iddianamede sıralanan suçlamaların bu davanın adil ve önyargısız bir dava olmadığını gösterdiğini çok çabuk kavrayabilir. Gazetecilerin gündelik çalışmalarının kriminalize edilmesi son derece iğrenç ve demokratik hukuk devleti esaslarına aykırıdır. Her ne kadar duruşma formel olarak usüllere uygun yürütülüyor görünse de ve polis ile güvenlik güçleri izafen geride durmuş olsalar da, bu davanın iddianame ile belirlenen özü hukuk açısından anormaldir.

Davanın Kürt Sorunu ile çok sıkı bir bağlantısı olduğunu düşünmekteyim. Çünkü bu sorun kendisini, daha davanın başladığı ilk saatlerde, sanıkların savunmalarını kendi anadillerinde yapmak istemelerinin reddedilmesiyle ifade etti. 1994'den bu yana tanık olduğum bütün davalarda bu konuda hiç bir ilerleme olmadığını görüyorum. Ve çok çabuk ortaya şu çıktı: avukatların da vurguladıkları gibi, bu mahkemenin, her ne kadar eski askeri güvenlik mahkemeleri ile herhangi bir bağlantısı olmasa da, bunların sivil devamı olarak hiç bir meşruiyetinin olmadığı. Sadece bu değil, sanıkların savunmalarını kendi ana dillerinde yapmalarının yasaklanması, aynı zamanda Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının mahkeme yoluyla engellenmesi anlamına gelmektedir. Sürmekte olan askeri operasyonlarla bağlantılı olarak ele aldığımızda, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkının hem askeri, hem de hukuksal açıdan bir kıskaç altına alındığını söyleyebiliriz. Bu açıdan davayı doğrudan Kürt Sorunu ile bağlantılı görmek gerekir.

Edgar Auth, siz Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu yakından tanıyan bir gazetecisiniz. Otuz yılı aşkın bir süredir bölgedeki gelişmeleri takip ediyorsunuz. Aslında sorumuz buradaki basın ile değil, Avrupa'daki basın ile ilgili. Avrupa medyasında gerek bu davanın, gerekse de Kürt Sorunu başta olmak üzere Türkiye'nin temel ihtilaflarının pek yer almamasını nasıl açıklıyorsunuz?

Edgar Auth: Öncelikle Avrupa'daki basının son derece yerel olduğunu vurgulamak gerekiyor. Yani analitik olarak uluslararası gelişmeleri haber olarak kullanmak yerine, ülke içerisine yoğunlaşmaktadırlar. Diğer bir sorun ise, Avrupa ve bilhassa Almanya basınının ne denli devlet politikalarından etkilendiğidir. Bu etkilenmenin büyük olduğunu düşünüyorum. Örneğin geçen hafta sonu Mannheim'da yapılan Kürt festivalinde meydana gelen olaylar hakkında çıkan haberlerin büyük ölçüde polisin verdiği tek yanlı bilgilere dayandığını görüyoruz. Hatta kimi gazeteler, olayın bir gencin "yasaklanmış bir örgütün sembolünü taşıması" nedeniyle çıktığını vurgulayarak, Türkiye'deki resmi söylemi tekrarladılar. Verilen haberlerde taraflı bir siyasi yaklaşım göze çarpmakta. Üçüncüsü de Kürtlerin dört farklı ülke vatandaşları olmaları, farklı ülkelerde yaşamaları ve yoksullukları ile sorunun bütünü arasındaki ilişkiyi anlatmanın zorluğu, basının Kürt konusuna el atmasını zorlaştırmaktadır. Konuyu yakından tanıyan gazeteci sayısı son derece az.

Willi van Ooyen, siz de Türkiye'yi, Kürt hareketini, Türkiye'deki emek güçlerini ve sosyal hareketleri yakından tabıyan bir parlamentersiniz. Size bu davanın demokratik hukuk devleti esaslarına uygun bir dava olup olmadığını sormayacağız. Zaten böyle olmadığını bugün yaptığınız çeşitli açıklamalarda da dile getirdiniz. Davayı yerinde izliyorsunuz ve bir parlamenter olarak gazetecilerin serbest bırakılmasını talep ettiniz. Peki, başkanı olduğunuz DIE LINKE meclis grubu ve partiniz  bu konuyu Almanya ve Avrupa'da gündeme getirmek için ne gibi bir rol oynayabilir, tutuklu gazetecilerle olan dayanışma Almanya'da nasıl daha geliştirilebilir?

Willi van Ooyen: Duruşmanın absürdlüğü bir yana, beni şaşırtan, insanların bu davaya nasıl yaklaştıklarıydı. Duruşmanın yapıldığı salonda ve mahkeme binası önünde herhangi bir çaresizlik veya bir letarji söz konusu değildi. Tam aksine duruşma salonunda yüzler gülüyor, sanıklar ve ziyaretçiler birbirlerine el sallıyordu. Onca zamandır tutuklu olmalarına rağmen sanıkların ve ziyaretçilerin yüzlerine cesur bir gülümseme hakimdi. Bu iyimserlik ve cesaret gösterisi etkileyiciydi. İşte bu izlenimi de beraberimde götüreceğim.

"ÜZERİMİZE DÜŞENİ YAPACAĞIZ"

Davanın, siyasi bir dava olarak Türkiye'deki ifade özgürlüğü konusunda olan ihtilafta temel bir rol oynadığını, baskıların ve antidemokratik uygulamaların öncelikle sadece Kürtlere yönelik gibi görünse de, aslında toplumun bütününü ve ülkedeki özgürlükleri etkilediğini Almanya'da kamuoyuna açıklayacağım. Almanya ve Avrupa kamuoyunun bu dava çerçevesinde aslında Türkiye'deki temel hak ve özgürlüklerin tehdit altında olduğunu görmesi gerekiyor.

Elbette yapabileceğimiz bir çok şey var. İstanbul'a gelişimizle Türkiye'deki gelişmelere kayıtsız kalmadığımızı gösteriyoruz. Bunun ötesinde Almanya'da da Kürt Sorunu bağlamında girişimlerde bulunuyoruz - sadece Türkiye'deki sorun açısından değil. Örneğin Hessen parlamentosunda Kürtlerin Hessen'de de kendi ana dillerinde eğitim görmeleri için girişim başlattık. Hessen eyaleti Türkiye ile olan ilişkilerini sürekli geliştiriyor. Bu çerçevede Hessen ve Bursa ili kardeş bölgeler oldular. Önümüzdeki günlerde Bursa'yı ziyaret edecek olan parlamenter heyette ben de olacağım. Tabii ki Türk yetkililerle yapacağımız görüşmelerde dava konusunu da gündeme getireceğim ve Türkiye'de demokratik gelişmenin nasıl olabileceği konusundaki önerilerimizi ileteceğiz. Demokratikleşme perspektifinin gelişmesi için Almanya'da parlamentoların ve parlamento dışındaki güçlerin önemli katkı sunabileceğine inanıyorum. DIE LINKE olarak biz üzerimize düşen görevi severek yerine getireceğiz.

"ÖCALAN'IN ROLÜ HİÇ ZAYIFLAMADI"

Kürt Sorunu'nun çözümünde ve barışın sağlanmasında Abdullah Öcalan'ın çok önemli bir rol oyanayabileceğini söyleyenlerin sayısı son dönemlerde bir hayli arttı. Şu anda tecrit altında tutulan Abdulah Öcalan'ın oynayacağı rolü nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye hükümeti savaşın sona erdirilmesi için neleri yapması gerekir?

Norman Paech: Kanımca Öcalan'ın rolü, özellikle Kürt hareketi üzerindeki önemi açısından, bu yıllarca süren tecrit sonucunda hiç te zayıflamadı. Öcalan'ın kaçırılması ve mahkeme önüne çıkartılmasından sonra hareketin başına yeni önderleri oturtma girişimleri oldu. Hiç bir girişim başarılı olamadı ve her defasında bu karizmatik ve tasavvurları zengin olan kişiliğe dönmek zorunda kalındı. Görebildiğim kadarıyla ve bir çok Kürt ile yaptığım görüşmeler bunu teyit ediyor, Kürtler Öcalan'ın kendilerini Kürt Sorunu'nun çözüm sürecinde Türkiye hükümetleri karşısında temsil edecek merkezî kişilik olarak görmekteler.

Peki, hükümet ne yapabilir. Hükümet daha önceleri doğrudan ve gizli servisleri üzerinden İmralı'da Öcalan ile, ayrıca PKK yönetimi ile Oslo'da görüşmeler yaptı. Ancak bu görüşmeler, hükümetin hiç bir şekilde Kürtlere bir perspektif sunmaması nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı. Aslında yapabilecekleri en doğru şey, Öcalan'ı serbest bırakmaları ve onu Kürtlerin resmî temsilcisi olarak tanımalarıdır. PKK'ye mesafeli duran Kürtlerin dahi Öcalan'ı, Kürtler adına konuşma meşruiyeti olan bir siyasetçi olarak gördüklerini unutmamak gerekir. Öcalan'a uygulanan tecrit hükümetin siyasî bir tercihidir. Benzeri bir durumu İsrail-Filistin ihtilafında da görmekteyiz. Olası müzakere tarafı tabulaştırılarak, meşruiyetsizleştirme çabasına girilmektedir. Önce Arafat'a, şimdi de Abbas'a karşı aynı tavır geliştirildi. Burada da Öcalan'a karşı bu tavır sürdürülmekte. Ancak bu tavırda ısrar etmek, çözümsüzlükte ısrar etmek anlamına gelmektedir.

"AKP MEDYAYI TEP TİPLEŞTİRMEYE TEK SESLİLEŞTİRMEYE ÇABALIYOR"

Bugün Türkiye Gazeteciler Sendikası genel başkanı Ercan İpekçi ile de, son derece bilgilendirici bir görüşme yaptınız. Verilen bilgiler ışığında Türkiye'deki gazetecilerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Buradaki meslektaşlarınızın durumu ile Avrupa'daki meslektaşlarınızın durumunda bir paralellik görebiliyor musunuz?

Edgar Auth: Heyet olarak yaptığımız görüşmelerde elde ettiğimiz bilgiler, Türkiye'deki gazetecilerin son derece güvencesiz bir ortamda ve ağır baskılar altında çalışmakta olduklarını gösteriyor. AKP hükümeti medyayı tek tiplileştirmeye ve tek seslileştirmeye çabalıyor. Sadece resmî söylemi içeren haberlere müsaama gösteriyor. Kısa bir süre önce başbakan Erdoğan'ın mahkemelere nasıl davranmaları gerektiğini söylediğini okudum. Yargıya, örneğin BDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması için direktif verdiğinden bahsediyordu. Bu, kuvvetler ayrılığının Türkiye'de tamamiyle ortadan kaldırılmakta olduğuna işaret ediyor. Kuvvetler ayrılığının kaldırılmakta olması da, gazetecileri bütünüyle keyfiyete teslim edilmesi tehlikesini içermektedir. Gazeteciler için demokratik hukuk devleti esasları geçersiz kılınıyor. İzlediğimiz davadaki iddianame ve gazetecilere yönelik olan suçlamalar, ki sadece kendi işlerini yapmakla suçlanıyorlar, hükümetin yüzündeki maskeyi indirmektedir.

Diğer taraftan, Türkiye'deki yaygın basının çok da sessiz kalmadığını belirtmem gerekir. Bazı gazetelerde konuyla ilgili eleştirel yorumlar okudum. Örneğin Kürt Sorunu'nda şimdiye kadar sürdürülen politikalarla yetinilmemesi gerektiğini, tutuklamalarla bir yere varılamayacağını, sorunun ancak diyalog yönetimiyle ve Kürtlere hakları verilerek çözülebileceğini, tüm bunların da kan dökülmeden sorunun çözülmesi için gerekli olduğunu yazan gazeteciler de var. Bu da hükümetin tek seslileştirme çabalarının bütünyle gerçekleşmediğini göstermekte. Türkiye basınında da olumlu örnekler yok değil.

Basın üzerinde baskı uygulama veya kamuoyu görüşünü manipüle etme çabaları elbette Avrupa'da da var. Ama bu metodlar daha ince, daha rafine olarak uygulanıyor. Örneğin genel yayın yönetmenleri üzerinden, yazılan haberin içeriksel yanlışlığına ve biçimsel eksikliğine vurgu yapılıyor veya "böylesi haberler yaparsan gazetede kariyer yapman zorlaşır" gibi söylemlerle gazeteciler üzerinde baskı uygulanabiliyor. Bu nedenle bir çok gazeteci, yaşamak için bağımlı oldukları gelir kaynağını da kaybetmemek için, daha haberi yazarken - dünyanın her yerinde olduğunu gibi - makası kafasında canlandırıyor ve otosansür uyguluyor. Genellikle "eğer fazlaca eleştirel bir haber yaparsam, şeflerimden birisi yanlış algılayabilir" düşüncesiyle, egemen görüş çerçevesinde bir haber kaleme alınıyor.

Türkiye'deki gelişmeleri Suriye'deki süreçle ele alarak baktığımızda, özellikle Batı Kürdistan'da Kürtlerin özerklik çabalarına Türkiye hükümetinin gösterdiği tepkiler çerçevesinde bakarak, Türkiye'nin üstlenmekte olduğu rol Almanya'dan nasıl görülüyor?

Willi van Ooyen: Aslında yanıtlanması çok zor bir soru, çünkü Suriye ve genel olarak Ortadoğu küresel çaptaki ihtilaflar açısından patlamaya hazır bir barut fıçısına dönmüş durumda. Tehlikeler sadece Suriye ile sınırlı değil. Bir tarafta İsrail'in İran'a yönelik saldırı tehditleri ve bu çerçevede dünya güçlerinin nasıl tavır alacakları durumu karmaşıklaştırıyor. Diğer tarafta, özellikle Libya sonrasında bölgedeki şiddet olaylarının ürkütücü boyutu ve askeri çözüm mantığının New State Building noktasında bile herhangi bir perspektif taşımaması, genel olarak sorunların çözümünü zorlaştırıyor. Kanımca Türkiye son yıllarda bölgede elde ettiği konumunu stabilize etmeye çalışıyor, ama ne yaparsa yapsın bölgedeki süreçlerin karar vericisi konumuna gelemiyor ve görüldüğü kadarıyla gelemeyecek de.

Gerek Avrupa'nın Türkiye'ye, gerekse de Türkiye'nin Avrupa'ya belirli bir mesafe koymasından, Türkiye'nin bölgede üstlenmek istediği role yoğunlaştığını görmek olanaklı. Ama öyle zannediyorum ki, bölgedeki sorunların üstesinden ancak tüm Ortadoğu ülkelerinin katılacağı ve ortaklaşa düzenleyeceği bir güvenlik ve işbirliği konferansı ile gelinebilecektir. Böylesi bir konferans, bölgede yaşayan insanların güvenlik gereksinimlerini nasıl örgütleyebileceğini ve böylece bölgedeki istikrarın nasıl yeniden kazanılabileceğini konu almalıdır. Genel olarak Akdeniz ülkelerinin nasıl bir barut fıçısı hâline geldiğini düşünürsek, sorunların bölge dışındaki ülkelerin müdahaleleriyle çözülemeyeceği kanısındayım. Şunu görmemiz lazım; İsrail'de yaklaşık 300 nükleer bomba bulunuyor. Diğer tarafta Türkiye'de konuşlandırılmış nükleer silahlar var. Fransa'nın nükleer cephanesi, İtalya'daki ABD nükleer roketleri barut fıçısını daha da patlamaya hazır hâle getiriyor.

Ama buna rağmen Avrupa siyaseti ve özellikle Almanya hükümeti askeri alanı daha da genişletmeye çalışıyor ve böylelikle tehlikeyi büyütüyorlar. Halbuki bu durumda en gerekli olan şey, diplomatik ve politik çözümler aramaktır. Maalesef Türkiye bu konuda pek iyi bir rol oynamıyor. Tunus ve Mısır'da başlangıçta gösterdiği olumlu tavır, Suriye'de tamamen tersine döndü. Şu an için Türkiye'nin barışçıl bir perspektife katkıda bulunduğunu söylemekte zorlanıyorum.

"YILGINLIĞA YER BIRAKMAYIN"

Özgür Gündem okurları ve Türkiye kamuoyu Almanya'dan bir heyetin İstanbul'a geldiğini biliyorlar. Özgür Gündem okurlarına son olarak ne söylemek istersiniz?

Norman Paech: Mahkeme önündeki olumsuz durum nedeniyle kesinlikle depresona, yılgınlığa yer vermemeliler. Aksine, sanıkların ve avukatlarının mahkemede gösterdikleri cesur iyimserliği onlar da göstermelidirler.

Edgar Auth: Sayın Paech'in söylediklerine katılıyorum, ama sadece yakınılmaması gerektiğini salık vermek istiyorum. Yapıcı çözüm aramaya yatkın olunmasını ve karşı tarafın durumunu iyi anlamayı öneriyorum.

Willi van Ooyen: Kısaca, iyimserliğin yanısıra, eleştirel ve doğru haberlere, dayanışmaya devamla ihtiyaç var. Bizlerin her zaman dayanışma içerisinde olduğumuzun bilinmesini istiyorum.

Prof. Dr. Norman Paech, Edagr Auth, Willi van Ooyen, görüşmeye vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.