16 Haziran 2013, Pazar

Gezi direnişi ve sosyal medya: İletişim örgütlenmektir!

Her zaman olduğu gibi, ne sosyal bilimcilerin ne iktidar sahiplerinin ne de kıvılcımı çakanların kendilerinin tamamen öngöremeyeceği bir biçimde ve hızla başladı: Gezi Parkı Direnişi artık tüm ülkenin direnişi. Her şehrin adı artık "diren" önekiyle başlıyor...

Her zaman olduğu gibi, ne sosyal bilimcilerin ne iktidar sahiplerinin ne de kıvılcımı çakanların kendilerinin tamamen öngöremeyeceği bir biçimde ve hızla başladı: Gezi Parkı Direnişi artık tüm ülkenin direnişi. Her şehrin adı artık "diren" önekiyle başlıyor...

2010'da başlayan, ama aslında 2008'e de tarihlenebilecek dipten gelen dalga, tıpkı 1848 "Halkların Baharı" isyanı gibi yavaş yavaş tüm dünyayı kapladı. Türkiye de kendine özgü, benzersiz, karmaşık dinamiğiyle bu dalganın tepesinde şu an. Türkiye direnişi, ne Arap Baharı'na, ne Avrupa'nın Öfkeliler Hareketi'ne (Los Indignados) ne de tıpkı Gezi Parkı gibi bir parktan, Zucotti Park'tan başlayıp dünyaya yayılan Occupy/İşgal hareketine benziyor. Ama ortak yönleri var tabii. Artık otokrasiye çalan bir tek adam iktidarının nobranlığına isyan etmesiyle Arap Baharı'nı andırıyor. Sabrın taşma derecesinde Öfkeliler hareketinden çok şey bulmak mümkün. Kendine ait gördüğü kamusal alana, sokağa çıkıp orada kalma ve orayı demokratik katılımla yönetme becerisi bakımından İşgal hareketine benziyor. Birçok yorumcu Türkiye direnişini 1968 ruhunun bir uzantısı olarak görüyor.

Ama bütün bu hareketlerde istisnasız ortak olan bir şey var: İletişimin hayati baskınlığı, yani İnternetin, özellikle de sosyal medyanın bir iletişim, örgütlenme, dayanışma, haberleşme ortamı olarak rolü. Türkiye direnişi bu bakımdan da dalganın tepe noktası. Sadece sosyal medya paylaşımlarının dünya eğilimlerini belirleyecek bir yoğunluğa erişmesi yüzünden değil; İnternetin herkesi yayıncıya, haberciye, eylemciye dönüştüren etkileşimli yapısının ortaya çıkardığı yaratıcı ve yenilikçi yeni işlevler nedeniyle de...

2012'de yazdığım bir yazıya şu adı vermiştim: "SOKAK + (DİJİTAL) İLETİŞİM = AKTİVİZM" (). Bugün, bu formülün işlediğini görüyoruz. Yani baştan söyleyeyim: Tıpkı yukarda andığım toplumsal hareketlerin hiçbiri için söylenemeyeceği gibi, Türkiye direnişi için de "bir sosyal medya devrimi" yakıştırması yapılamaz. Ama iletişim yeteneklerini yenilikçi bir biçimde kullanmayan bir toplumsal dinamizmin etkili bir harekete dönüşmesi de imkansızdır. Hareket sokakta vuku buluyorsa etkilidir, ama iletişim yeteneği olmayan bir hareket tüm sokaklara, meydanlara yürüyemez.

GEZİ DİRENİŞİNİN YENİLİKLERİ

Bunun da ötesinde Gezi direnişi sosyal medyanın toplumsal dinamizm odaklı kullanımı bakımından çığır açacak yeniliklerle dolu. Bu yeniliklerin birçoğunun daha farkına bile varmadık, çünkü akışın orta yerindeyiz, her şey daha çok sıcak. Ama emin olabilirsiniz ki, önümüzdeki beş yıl içerisinde dünya akademi çevrelerinde, aktivizm ortamlarında ve medyada Türkiye ile ilgili birçok çalışma, tez, makale vb. göreceğiz.

Öncelikle kullanım yoğunluğu bakımından Gezi direnişinin sosyal medya kullanımında bir zirve oluşturduğunu söyleyelim. İlk günden itibaren tutarlı bir şekilde yükselen Twitter içeriği tepeyi bulduktan sonra neredeyse hiç düşmedi, nemli anlarda patlama yaptı ve direnişi tüm coğrafyasında kapsadı.

İkinci ve daha önemli nokta ise, bu içeriğin odaklı etkililiği oldu. Özellikle "hashtag", yani sosyal medya etiketi kullanımıyla her bir içeriğin odaklandığı hedef kitleye ulaşması, aranabilir arşivler halinde istendiğinde yeniden erişilebilir olması ve daha da önemlisi, özellikle görsel içeriğin bazı uygulamalarla özel amaçlı platformlarda derlenmesi sağlandı.

Ana akım medyanın rezil bir oto sansür içinde kontrpiyede kaldığı bir zamanda direnişin temel mecrası sosyal medya oldu. Dolayısıyla haber alma ve haberleşme özgürlüğünün de ayrıcalıklı mecrası sosyal medyaydı. Sadece ülke içine değil, uluslararası basına, uluslararası sivil toplum kuruluşları, insan hakkı örgütleri, gazetecilik, hukuk, sağlık örgütleri, eylemci inisiyatiflerine yönelik çok dilli içerik aktarıldı ve bu akışın ne kadar farkındalık yarattığı da yabancı basının olayları verme şeklinden, uluslararası kuruluşların uyguladığı baskıdan görüldü. Bu tür durumlarda şiddeti tek başına durduramasa da ülkeyi dışarıya karşı şeffaflaştırmanın otoriter, baskıcı, faşizan uygulamalara karşı ne kadar etkili olduğu bilinir.

Protesto eylemlerine katılan kitleye, sağlık yardımı, hukuki destek, polis şiddetinin durumu ve coğrafyası gibi konularda acil mesajların ulaştırılması sosyal medya üzerinden sağlandı. Sosyal medyanın diğer iletişim kanallarından farklılığı, gerçek zamanlı akışıyla sadece bir medya olmaktan öte bir örgütlenme, harekete geçirme, kolaylaştırma aracı da olmasıdır ve Türkiye direnişi bu bakımdan çok ciddi bir etkililik düzeyine ulaştı.

#DELİLİMVAR

Benim en çok önemsediğim işlevlerden biri de, polis terörüne, polis koruması altında saldıran milisvari çetelerin suçlarına, polisin kask numarası kapatma gibi hukuksuzluklarına, avukatları gözaltına alma şeklindeki gayri meşruluğa, yaralanma ve ölüm olaylarında kolluk kuvvetlerinin sorumluluğunun ortaya çıkarılmasına, kolluk kuvvetleri ile provokatörler arasındaki ilişkilerin açığa çıkmasına ilişkin delillerin #delilimvar etiketiyle paylaşılarak bu amaçla oluşturulmuş bir sitede derlenmesi oldu:  . Bu deliller Baroların ilgili kurulları tarafından suç duyurularında kullanılmaya başlandı ve hukuk arayışı katlanarak devam edecek. Üstelik izlendiğinin farkına varan suçluda oluşan psikolojik etkiyi azımsamamak lazım. Kameralar ve İnternet kimbilir kaç can kurtardı. MOBESE kameraları kapatıldığında binlerce pencere kameralarla sokakları taradı ve o kameralara ne utanç görüntüleri takıldı! Bu, Gezi direnişinin dünyaya yaptığı en önemli katkılardan biri ve tüm dünyadaki aktivistler tarafından da ilgiyle izleniyor.

Sosyal medyanın örgütlenme işlevinin bir başka boyutu da tartışma, uzlaşma, ortak karar alma ve katılım mekanizmalarının etkililiği boyutunda ortaya çıktı. Tüm ülkeye yayılan eylemciler birçok konuda birlikte davranabildi, konuştu, tartıştı, karar aldı, tepkisini koydu. Bu çok önemli. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde lidersiz organizasyonların önlenemez yükselişine tanık oluyoruz. Kitle bir güruh gibi değil, her bir birimi bilinçli kocaman bir ortak akıl gibi hareket ediyor; bütün etkisi de buradan geliyor. Bu kitleye en yakışan iletişim aracı kuşkusuz sosyal medya.

Bir başka ve yine çok önemli katkı da direnişin yeni, vurucu, çarpıcı ve yaratıcı diliyle ilgili olarak geldi. Sokakta ortaya çıkan bu dil, tıpkı Öfkeliler veya İşgal hareketlerinde gördüğümüz gibi, keskin bir zekayla son derece vurucu bir ironi, mizah seviyesine ulaştı. Bunu "orantısız şiddete karşı orantısız zeka" olarak adlandırabiliriz. Sokak yazılarından, pankartlardan çıkagelen bu güçlü dil, sosyal medya sayesinde bir gramere kavuştu ve herkesin ortak dili oluverdi: Başbakan'ın gençliğe reva gördüğü "çapulcu" aşağılaması bir anda tersine çevrilerek direnişçinin ortak adı oluverdi ve sahibini vurdu! Hatta İngilizceye yeni bir fiil bile hediye ettik: "chapulling"... Sokağın bu yeni dili eski muhalefet diline hiç benzemiyor. Ortak ruhla ortak zekaya seslendiği için iletişim değeri çok yüksek. Türkiye direnişinin dili bile tek başına birçok çalışmaya konu olacak.  Sosyal medya sayesinde direnişin muhteşem bir hafızası oluştu. Sosyal medya araçlarındaki hızlı gelişme, artık fotoğraf ve video paylaşımını ve erişilebilirliğini çok kolaylaştırmış durumda ve Türkiye direnişi çarpıcı görselleriyle tüm dünyayı bir albüm gibi kapladı. Görselin etkililiğini hatırlatmama gerek yok sanırım.

SOSYAL MEDYAYA YÖNELİK BASKI ARTACAK

Şimdi neler olacak? İktidar açısından bakarsanız, Başbakan'ın deyimiyle bir "bela" olan sosyal medyaya karşı her zamankinden daha büyük bir tehdit algısı yerleşecek. Başbakana,aynı dille konuşan benzerlerinin acı tecrübelerini hatırlatmaya gerek var mı? Ama otokratın zihni her zaman kendisini benzersiz görme körlüğüyle çalıştığından, önümüzdeki dönemde sosyal medyaya yönelik daha da şiddetli bir karalama, bastırma, sansürleme, gözdağı verme şevki göreceğiz. Nitekim şimdiden başladı: Twitter kullanıcıları gülünç ve elbette hukuksuz bahanelerle gözaltına alındı ve salıverilmek zorunda kaldılar. İktidarın bu gözaltılarla asıl amacı elbette kullanıcıları oto sansüre zorlamak Çünkü tamamen kapatmak pek mümkün değil. Mısır'da bu denendiğinde borsa çöktü ama muhalifler alternatif yollarla tweet geçmeye devam ediyordu. Sosyal medyanın muhalif kullanımını suç haline getirmeye çalışan bir yasa önerisi bekleyebiliriz. Nitekim AKP'li Ali Şahin'den Twitter'ı "bomba yüklü araçtan daha tehlikeli" bulan bir absürt açıklama geldi bile. Ama tıpkı 5651 sayılı internet sansür yasası veya BTK'nın merkezi filtresi gibi bu düzenleme de Anayasaya ve bağlı bulunduğumuz uluslararası sözleşmelere aykırı olacak. Ve 5651 ya da filtre ne kadar "başarılı" olduysa bu da o kadar işe yarayacak. Durun ve kendinize sorun: "Ya 'yeni medya', yani herkesi bir yayıncı haline getiren internet olmasaydı, ne olacaktı? Ya da iktidarların hepsinin hayalini kurduğu Çin, İran, S. Arabistan "intranet"i gibi bir internetimiz olsaydı? Son yıllarda onca insanı sokağa döken, davalar, suç duyurularıyla, kamuoyu baskısıyla direnmesine yol açan ağır sansür, merkezi filtreler tamamen başarıya ulaşsaydı? Ne olurdu? Şimdi o ana akım medyanızla baş başa kalırdınız ve kurabiye tariflerini izlerken, acizlik ne demekmiş anlardınız!" (). Bir de geçtiğimiz yıllarda İnternet sansürüne karşı mücadele veren on binlere neler borçlu olduğunuzu hatırlayın bir zahmet! Muktedirler her geçen gün iktidarsızlıklarının biraz daha farkına varacak. Sokaklarda ve internette akan bilgi onları can evinden, yani gayri meşruluklarının teşhir edilmesinden vuracak! İnterneti size karşı kullanmaya, hepinizi fişlemeye, gözünüzü korkutmaya, özel hayatınızı ihlal etmeye, iletişiminizi dinlemeye, hareketlerinizi gözetlemeye çalışacaklar. Burada bir sonraki adım gelecek: Herkes birer şifreci, anonimleştirme ustası, alternatif erişim sihirbazına dönüşecek. Julian Assange'ın dediği gibi, matematik kaba şiddeti yenecek (ŞifrePunk, Metis Yayınlar, 2013).

Evrensel Kültür'de (Temmuz 2011) yayınladığım bir başka yazıma da şu başlığı düşmüştüm: "İletişim örgütlenmektir!" Bir düşünün abiler, ablalar, kardeşler.

DEZENFORMASYON TEHLİKESİ

PEKİ hiç mi olumsuz örnek yok? Var tabii: dezenformasyon ve provokasyon çalışmaları, insanları yılgınlığa sürükleyecek korku ve gözdağı operasyonları, tehditler ve nefret söylemi... Bu boyutlardaki bir hareketliliğin kaçınılmaz unsurlarından biri olarak bu olumsuz boyuta da tanıklık ettik. Ama sosyal medyanın ortak aklı bu tehdidi bertaraf etmeyi her zamanki gibi bildi. Üstelik direnişçi kitlenin iletişim araçlarını kullanma becerisindeki orantısızlık, iktidarın karşı saldırılarını gülünç seviyeye indirdi.

 

Özgür Uçkan- Evrensel